İletileri Göster

Bu özellik size üyenin attığı tüm iletileri gösterme olanağı sağlayacaktır . Not sadece size izin verilen bölümlerdeki iletilerini görebilirsiniz


Mesajlar - Nezih Kök

Sayfa: [1] 2 3 ... 13
1
Özel Eğitim Kurumları ile ilgili ihtilaflarda yetkili ve görevli merci tüketici mahkemeleri midir, değilse hangi makama başvurmamız gerekmektedir? cevaplarınız için şimdiden teşekkür ederim...

2
Soru Cevap / özel eğitim kurumları hk.
« : 12 Şubat 2013, 18:09:13 Sal  »
özel eğitim kurumlarındaki ihtilaflar hakkında görevli ve yetkili çözüm yeri hangi mahkeme veya kurumdur ? cevaplarınız için şimdiden teşekkürler...

3
Yargıtay Hukuk Genel Kurulu Kararları / TAHLİYE DAVASI
« : 11 Haziran 2012, 00:19:42 Pzt  »
YARGITAY
Hukuk Genel Kurulu 2009/6-74 E.N , 2009/98 K.N.

İlgili Kavramlar

TAHLİYE DAVASI
RESMİ VE ADLİ TATİL GÜNLERİNDE TEBLİGAT

İçtihat Metni

Taraflar arasındaki 'tahliye" davasından dolayı yapılan yargılama sonunda; İstanbul Sulh 2.Hukuk Mahkemesince davanın kabulüne dair verilen 19.07.2007 gün ve 2006/1542-2007/875 sayılı kararın incelenmesi Davalı vekili tarafından istenilmesi üzerine, Yargıtay 6.Hukuk Dairesinin 18.12.2007 gün ve 2007/11791-14023 sayılı ilamı ile;

("…Uyuşmazlık iktisap ve konut ihtiyacı nedeniyle tahliye istemine ilişkin olup, mahkemece istemin kabulü üzerine hüküm davalı vekilince temyiz edilmiştir.

6570 Sayılı Yasa kapsamına giren bir taşınmazı iktisap eden kimse dilerse eski malik ile kiracı arasında yapılmış sözleşmeye dayanarak sözleşmenin sonunda, dilerse Yasanın 7/d maddesinde öngörülen sürelerden yararlanarak ihtiyaç nedeniyle tahliye davası açabilir. Yeni malikin bu seçeneklerden hangisi yararına ise onu tercih etme hakkı vardır. 6570 sayılı Yasanın 7/d maddesine dayanması halinde yeni malikin iktisap günü de dahil olmak üzere iktisap tarihinden itibaren bir (1) ay içinde kiralananı satın aldığını ve ihtiyacı, olduğunu kiracıya bildirmesi ve yine iktisaptan itibaren iktisap günü dahil altı (6) ayın sonunda dava açması gerekir. Davanın altı ayın sonunda hemen açılması şart olmayıp sözleşme sonuna kadar açılması mümkündür.

Ancak iktisabı izleyen bir ay içerisinde ihtar tebliği zorunlu olup bunun sonradan giderilmesi mümkün değildir.

6570 sayılı Yasanın 7/d maddesine göre açılacak davada tahliyeye karar verilebilmesi için ihtiyacın varlığının kanıtlanması gerekir.

Olayımıza gelince; davacı dava konusu taşınmazı 7.4.2006 tarihinde iktisap etmiş bu iktisabını da 5.5.2006 keşide, 8.5.2006 tarihinde tebliğ olunan ihtarıyla davalıya bildirmiş ve 1.12.2006 tarihinde açtığı bu davayla da 6570 Sayılı Yasanın 7/d maddesine dayanarak davalının taşınmazdan tahliyesini talep etmiştir. Yeni malikin 6570 Sayılı Yasanın 7/d maddesindeki sürelerden yararlanarak dava açması halinde iktisap tarihinden itibaren 1 ay içerisinde satın aldığını ve ihtiyacı olduğunu bildirmesi ve yine iktisaptan itibaren 6 ayın sonunda dava açması gerekir. Bir aylık tebliğ süresi iktisap tarihinden itibaren başlar ve iktisap günü bu bir aylık süreye dahildir. Zira kanun koyucu "iktisap tarihinden itibaren" ifadesi ile iktisap gününü süreye dahil etmiştir. HUMK.nun 161/2.maddesinde müddet ay olarak tayin edilmişse başladığı güne tekabül eden günün tatil saatinde biteceği kararlaştırıldığı gibi İİK.nun 19/2.maddesi hükmü de bu yöndedir. İktisap tarihi olan 7.4.2006 tarihinde başlayan 1 aylık süre 7.5.2006 tarihinde sona ermektedir. Sürenin sonunun pazar gününe rastlaması tebliğ yapılmasına engel değildir. Zira Tebligat Yasasının 33.maddesi hükmü uyarınca resmi tatil günlerinde de tebligat yapılabilir. Bu durumda 8.5.2006 tarihinde tebliğ edilen ihtar süresinde kabul edilemez. Mahkemece kamu düzenine ilişkin olan bu husus re'sen nazara alınarak esasa girilmeksizin davanın süresinde açılmadığından reddi gerekirken yazılı şekilde hüküm kurulması doğru olmadığından hükmün bozulması gerekmiştir...") gerekçesiyle bozularak dosya yerine geri çevrilmekle, yeniden yapılan yargılama sonunda, mahkemece önceki kararda direnilmiştir.

TEMYİZ EDEN : Davalı vekili

HUKUK GENEL KURULU KARARI

Hukuk Genel Kurulunca incelenerek direnme kararının süresinde temyiz edildiği anlaşıldıktan ve dosyadaki kağıtlar okunduktan sonra gereği görüşüldü:

Dava, 6570 sayılı Kanunun 7/d maddesine dayalı, yeni malikin ihtiyacı nedeniyle tahliye istemine ilişkindir.

Davacı yeni malik, davalının oturduğu taşınmazı satın alarak yasal sürede 7/d maddesine dayanarak ihtarda bulunduğunu ifadeyle taşınmazın tahliyesine karar verilmesini talep ve dava etmiştir.

Davalı taraf ihtarın ve dolayısıyla davanın süresinde olmadığını, davanın reddine karar verilmesini cevaben bildirmiştir.

Mahkemece, ihtar 07.05.2006 tarihinin Pazar gününe gelmesi nedeniyle süresinde kabul edilerek ihtiyaç iddiası irdelenmiş ve sonuçta davacının iddiasını ispatladığını kabulle 6570 sayılı Kanunun 7/d, 15,16 maddelerine dayanılarak akdin feshi ile davalının mecurdan tahliyesine karar verilmiştir.

Hükmün davalı vekilince temyiz edilmesi üzerine, Özel Dairece, karar, taşınmazın 07.04.2006 tarihinde satın alınmış olmasına göre, tebliği 08.05.2006 tarihinde gerçekleşen ihtarın yasal sürede yapılmış kabul edilemeyeceği, zira resmi tatil günlerinde tebligat yapılmasının olanaklı olduğu, bu hususun kamu düzenine ilişkin olup, mahkemece esasa girişilmeden davanın süresinde açılmadığından reddi gerektiği, gerekçesiyle bozulmuş; davacı vekilinin karar düzeltme istemi de esastan incelenerek reddedilmiştir.

Mahkemece önceki kararda direnilmiş; hükmü temyize davalı vekili getirmiştir.

Direnme yoluyla Hukuk Genel Kurulu önüne gelen uyuşmazlık; yeni malikin iktisap ve ihtiyaç iddiasını içeren ihtarnamesinin yasal sürede tebliğ edilip edilmediği,

Bu cümleden olarak; süre sonunun Pazar gününe rastlamasının ilk iş günü olan Pazartesi günü yapılan tebliğin süresinde kabul edilmesine olanak sağlayıp sağlamayacağı, noktasında toplanmaktadır

6570 sayılı Yasa kapsamına giren bir taşınmazı iktisap eden kimse dilerse eski malik ile kiracı arasında yapılmış sözleşmeye dayanarak sözleşmenin sonunda, dilerse Yasanın 7/d maddesinde öngörülen sürelerden yararlanarak ihtiyaç nedeniyle tahliye davası açabilir. Yeni malikin bu seçeneklerden hangisi yararına ise onu tercih etme hakkı vardır.

6570 sayılı Yasanın 7/d maddesine dayanması halinde yeni malikin iktisap günü de dahil olmak üzere iktisap tarihinden itibaren bir (1) ay içinde kiralananı satın aldığını ve ihtiyacı, olduğunu kiracıya bildirmesi ve yine iktisaptan itibaren iktisap günü dahil altı (6) ayın sonunda dava açması gerekir. İktisabı izleyen bir ay içerisinde ihtar tebliği zorunlu olup bunun sonradan giderilmesi mümkün değildir.

6570 sayılı Yasanın 7/d maddesine göre açılacak davada tahliyeye karar verilebilmesi için ihtiyacın varlığının ayrıca kanıtlanması gerekir.

Davanın yasal dayanağını teşkil eden, 6570 sayılı Gayrimenkullerin Kiralanması Hakkında Kanunun 7/d maddesi;

"Gayrimenkulü Medeni Kanun hükümlerine göre iktisabeden kimse kendisi veya eşi veya çocukları için tamamen veya kısmen mesken olarak ve yine kendisi veya eşi veya çocukları için bir meslek veya sanatın bizzat icrası maksadiyle iş yeri olarak kullanma ihtiyacında ise iktisap tarihinden itibaren bir ay zarfında kiracıyı keyfiyetten ihtarname ile haberdar etmek şartıyle altı ay sonra, tahliye davası açabilirler."

Hükmünü amir olup; yeni satın alan malike, eski malikin sözleşme süresinin sonunu beklemeden iktisap tarihinden bir ay içinde ihtarname tebliğ etmek koşuluyla, takip eden altı ay içinde tahliye davası açabilme olanağını, getirmektedir.

Dolayısıyla, yeni malik iktisap tarihinden bir ay içinde kiracıya tebliğ ettireceği ihtarname ile ihtiyaç iddiasını bildirecek, tahliye gerçekleşmezse takip eden altı ay içinde tahliye davası açabilecektir.

Kanunun özelliği itibariyle, tebliğin yapılması ile sürenin başlama ve bitim tarihlerinin hesaplanmasına ilişkin hükümlerin irdelenmesinde yarar vardır:

7201 sayılı Tebligat Kanunu'nun 33., Tebligat Tüzüğünün 53. ve Tebligat Rehberinin 43.maddelerinde; resmi ve adli tatil günlerinde de tebligat yapılabileceği öngörülmüştür.

Ne var ki, tebligatın yapılabilme usulüne ilişkin bu hüküm tebliğ memuruna yönelik ve tebligatın geçerliliğine ilişkin bir hüküm olup; sürelerin hesabı söz konusu olduğunda 1086 sayılı Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu'nun 161. ve 162.maddeleri ile 818 sayılı Borçlar Kanunu'nun 76. ve yine 2004 sayılı İcra ve İflas Kanunu'nun 19.maddelerinde düzenlenen genel ilkenin uygulanması gerekir.

Anılan maddelerde; gün olarak tayin olunan müddetlerin hesabında tefhim veya tebliğ günü olan ilk günün hesaba katılmayacağı, son günün tatil saatinde müddetin biteceği; ay veya sene olarak tayin olunan müddetlerin hesabında ise ayın veya senenin kaçıncı günü işlemeye başlamış ise biteceği ay veya senenin aynı gününün tatil saatinde ve müddetin biteceği ayın sonunda böyle bir gün yoksa ayın son gününün tatil saatinde bu müddetlerin sona ereceği, belirtilmiştir.

Ayrıca resmi tatil günlerinin süreye dahil olduğu, sürenin sonuncu gününün resmi tatile rastlaması halinde (Örn.Pazar gününe) sürenin takip eden ilk iş gününün (Örn.Pazartesi) tatil saatinde biteceği de düzenlenmiştir.

Diğer taraftan, 6570 sayılı Kanunda sürelerin hesabına yönelik ayrık bir düzenleme de bulunmadığından, Medeni Kanun ile diğer yasalardaki usule ilişkin sürelerin hesaplanmasında 1086 sayılı Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu'nun 161 ve 162. maddelerinin uygulanması gerekir.

Aynı hususlar, 2004 sayılı İcra ve İflas Kanunu'nun 19, 2577 sayılı İdari Yargılama Usulü Kanunu'nun "Sürelerle İlgili Genel Esaslar" başlıklı 8., 1602 sayılı Askeri Yüksek İdare Mahkemesi Kanunu'nun "İdari Yargılama Usulü Kanunu ile Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanununun Uygulanacağı Haller" başlıklı 56., 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu'nun "Sürelerin Hesaplanması" başlıklı 39.maddelerinde de benzer şekilde düzenlenmiştir.

Sonuç itibariyle; bir aylık sürenin son gününün tatile rastlaması halinde takip eden iş gününün tatil saatine kadar yapılan tebligatın süresinde yapıldığının kabulü gerekir.

Nitekim, aynı ilkeler Hukuk Genel Kurulu'nun 13.02.2002 gün ve 2002/6-23 E.ve 2002/94 sayılı kararında da benimsenmiştir.

Somut olay, yukarıda açıklanan ilkeler doğrultusunda değerlendirildiğinde;

Davaya konu taşınmaz, yeni malik davacı tarafından 07.04.2006 tarihinde iktisap edilmiştir. Davacı, iktisabını ve ihtiyacını 05.05.2006 tarihinde konutta kiracı olarak oturan davalıya ihtar etmiş ve bu ihtarname davalıya 08.05.2006 tarihinde tebliğ edilmiştir. Satın alma tarihinden başlayan bir aylık süre 07.05.2006 tarihinde dolmakta ise de bu günün resmi tatil (Pazar) gününe rastladığı belirgindir.

Yukarıda ayrıntısıyla açıklanan yasal düzenlemeler nedeniyle, bu sürenin takip eden ilk iş günü olan 08.05.2006 (Pazartesi) günü mesai saatine kadar uzamış olduğunun ve dolayısıyla da ihtarnamenin süresinde tebliğ edildiğinin kabulü gerekir.

Açıklanan nedenlerle; yerel mahkemenin ihtarnamenin süresi içinde tebliğ edildiği ve dolayısıyla da davanın süresinde açıldığına ilişkin direnmesi usul ve yasaya uygundur.

Ne var ki, davalı vekilinin ihtiyacın varlığının kanıtlanıp, kanıtlanmadığına ilişkin ve diğer temyiz itirazları Özel Dairece incelenmemiştir. Bu yönler incelenmek üzere dosyanın dairesine gönderilmesi gerekir.

S O N U Ç : Yukarıda açıklanan nedenlerle, yerel mahkemenin ihtarın süresine ilişkin direnmesi usul ve yasaya uygun olup, işin esasına ilişkin davalı vekilinin diğer temyiz itirazlarının incelemesi için dosyanın 6.HUKUK DAİRESİNE GÖNDERİLMESİNE, 04.03.2009 tarihinde oybirliği ile karar verildi.

4
Yargıtay Hukuk Genel Kurulu Kararları / YOKSULLUK NAFAKASI
« : 11 Haziran 2012, 00:19:13 Pzt  »
YARGITAY
Hukuk Genel Kurulu 2009/2-73 E.N , 2009/118 K.N.

İlgili Kavramlar

YOKSULLUK NAFAKASI
MADDİ VE MANEVİ TAZMİNAT
KARŞILIKLI BOŞANMA

İçtihat Metni

Taraflar arasındaki "Karşılıklı boşanma, maddi-manevi tazminat ve yoksulluk nafakası" davasından dolayı yapılan yargılama sonunda; Ankara 1.Aile Mahkemesince davacı-kaşı davalının açmış olduğu boşanma davasının kabulüne, maddi-manevi tazminat ve nafaka davasının kısmen kabulüne, davalı-karşı davacının açmış olduğu davanın reddine  dair verilen 13.07.2006 gün ve 2005/672 E., 2006/768 K. sayılı kararın incelenmesi taraf vekilleri tarafından istenilmesi üzerine, Yargıtay 2.Hukuk Dairesinin 13.11.2007 gün ve 2006/19890 E.,2007/15584 K. sayılı ilamı ile;

(...1-Dosyadaki yazılara kararın dayandığı delillerle kanuna uygun sebeplere ve özellikle delillerin takdirinde bir yanlışlık görülmemesine göre davacı-davalı kadının tüm, davalı-davacı kocanın aşağıdaki bentlerin kapsamı dışında kalan temyiz itirazları yersizdir.

2-Tarafların tesbit edilen ekonomik ve sosyal durumlarına, paranın alım gücüne,  kişilik haklarına, özellikle aile bütünlüğüne yapılan saldırının ağırlığına, manevi tazminat isteyenin boşanmaya yol açan olaylarda ağır ya da eşit kusurlu olmadığı anlaşılmasına  nazaran * davacı-davalı kadın yararına hükmolunan manevi tazminat çoktur.

 Türk Medeni Kanununun  4.maddesindeki hakkaniyet ilkesi ile, Borçlar Kanununun 44. ve 49. maddeleri nazara alınarak daha uygun miktarda manevi tazminat (TMK.174/2) takdiri gerekirken  yazılı şekilde hüküm kurulması bozmayı gerektirmiştir.

3- Toplanan delillerden davacı-davalı kadının geliri ve malvarlığı olduğu ve bunların onu yoksulluktan kurtaracağı sabittir. Bu sebeple kadın yararına yoksulluk nafakası takdiri doğru bulunmamıştır.) gerekçesi ile temyiz edilen kararın 2 ve 3. bentlerde gösterilen nedenlerle BOZULMASINA, hükmün diğer bölümlerinin ise 1. bentteki nedenlerle ONANMASINA...) karar verilerek dosya yerine geri çevrilmekle yeniden yapılan yargılama sonunda;manevi tazminat ve yoksulluk nafakası yönünden mahkemece önceki kararda direnilmiştir.

TEMYİZ EDEN: Davalı-Karşı davacı vekili

HUKUK GENEL KURULU KARARI

Hukuk Genel Kurulunca incelenerek direnme kararının süresinde temyiz edildiği anlaşıldıktan ve dosyadaki kağıtlar okunduktan sonra gereği görüşüldü:   

Dava; karşılıklı boşanma, maddi-manevi tazminat ve yoksulluk nafakası isteğine ilişkindir.
Davacı-k.davalı vekili, tarafların 1983 yılında evlendiğini, müşterek iki çocuklarının olduğunu, tarafların evliliğinin ilk yıllarının uyum içerisinde geçtiğini ancak 2002 yılından sonra davalının davranışlarında değişiklikler olduğunu, eve ilgisinin azaldığını, kocalık vazifelerini yapmamaya başladığını ve eşini başka bir kadınla aldattığını ileri sürerek 250.000 YTL.manevi, 2.000.000.000 YTL maddi tazminata ve aylık 5.000 YTL yoksulluk nafakasına karar verilmesini talep ve dava etmiştir.

Davalı-k.davacı vekili, müvekkilinin tüm özverilerine rağmen davacının geçimsizlik yarattığını, davacının müvekkilinden maddi menfaat temin etmeye çalıştığını, müvekkilinin başka bir kadınla beraber olduğu iddiasının yerinde olmadığını, davacının maddi-manevi tazminat ve yoksulluk nafakası isteme hakkı bulunmadığını, malvarlığı ve emekli maaşı olduğunu, davacının dava dilekçesindeki haksız ve gerçek dışı beyanları nedeni ile müvekkilinin güveninin sarsıldığını, müvekkili için ortak yaşamın çekilmez hale geldiğini, boşanma kararı verilmesini, davacının haksız ve yersiz talepleri nedeni ile müvekkilinin uğradığı zararların telafisi için 250.000 YTL. manevi tazminata, 250.000 YTL. maddi tazminata hükmedilmesini, davacının davasının reddine karşı davalarının kabulüne karar verilmesini cevap ve karşı dava dilekçesinde belirtmiştir.

Mahkemenin davacı-karşı davalının açmış olduğu boşanma davasının kabulüne, maddi-manevi tazminat ve nafaka davasının kısmen kabulüne, davalı-karşı davacının açmış olduğu davanın reddine dair verdiği karar, Özel Dairece yukarıda belirtilen nedenlerle bozulmuş, mahkemece" Davacı üst refah seviyesinde yaşarken hiç kusuru olmadan, davalının ağır kusuru nedeni ile bu refah seviyesinden mahrum kaldığı, alıştığı yaşam standardının altında bir duruma düştüğü, sadece sosyal güvenlik kurumundan aldığı emekli maaşı ve aylık 100 YTL civarında bir özel sigorta emekliliği olduğu, kira getiren bir mülkü ve malvarlığı olmadığı" gerekçesi ile manevi tazminat ve nafaka yönünden önceki kararda direnilmiştir.

Yerel Mahkeme ile Özel Daire arasındaki uyuşmazlık davacı-k.davalı kadın yararına yoksulluk nafakası takdirinin yerinde olup olmadığı, manevi tazminat miktarının ise fazla bulunup bulunmadığı noktalarındadır.

4721 sayılı Türk Medeni Kanununun 175.maddesinde, boşanma yüzünden yoksulluğa düşecek tarafın kusuru daha ağır olmamak koşuluyla, geçimi için diğer taraftan mali gücü oranında süresiz olarak nafaka isteyebileceği, nafaka yükümlüsünün kusurunun aranmayacağı açıklanmıştır.

Yargıtay Hukuk Genel Kurulunun 07.10.1988 gün ve 1998/2-656-688, 28.02.2007 gün ve 2007/3-84-95, 16.05.2007 gün ve 2007/2-275-275 sayılı ilamlarında da kabul edildiği gibi; yeme, giyinme, barınma, sağlık, ulaşım, kültür, eğitim gibi bireyin maddi varlığını geliştirmek için zorunlu ve gerekli görülen harcamaları karşılayacak düzeyde geliri olmayanları yoksul kabul etmek gerekir, asgari ücret seviyesinde gelire sahip olunması yoksulluk nafakasının bağlanmasını olanaksız kılan bir olgu olarak kabul edilmemektedir.

Yoksulluk durumu; günün ekonomik koşulları ile birlikte tarafların sosyal ve ekonomik durumları, yaşam tarzları, evlilik süreleri, evlilik boyunca ve boşanma sonrası oluşacak yaşam düzeyleri birlikte değerlendirilerek takdir edilmelidir.

Her ne kadar davacı kadının SSK'dan 449,76 YTL. yaşlılık aylığı, özel sigortadan yıllık 1.324 YTL.geliri olduğu ve hükmedilen maddi tazminat miktarı gözetildiğinde yoksulluğa düşmeyeceği ileri sürülmüşse de, hükmedilen maddi ve manevi tazminatların hukuksal dayanağı ile yoksulluk nafakasının hukuksal dayanağı birbirinden farklı olup biri diğerinin yerine ikame edilemeyeceği gibi, birini alanın diğerini alamayacağının ileri sürülmesi yasal mevzuat karşısında mümkün görülmemektedir, Ayrıca; davacının davalıya ait evde oturması, davacının her an onu evden çıkarabilecek olması, davacının gelir durumu ile davalının geliri arasında anormal sayılacak bir farkın bulunması, davacının aldığı yaşlılık aylığı ve özel sigorta miktarının davacıyı yoksulluktan kurtarmasının mümkün görünmemesi karşısında, davacıya uygun miktarda yoksulluk nafakası verilmesi gerekmektedir.

Manevi tazminat yönünden ise, 4721 sayılı Türk Medeni Kanununun 174/2. maddesine göre, boşanmaya sebep olan olaylar yüzünden kişilik hakkı saldırıya uğrayan tarafın, kusurlu olan diğer taraftan manevi tazminat olarak uygun miktarda bir para ödenmesini isteyebileceği öngörülmüştür.

Manevi tazminat, bozulan manevi dengenin yerine gelmesi için kabul edilmiş bir telafi şekli olup boşanmaya sebep olan olayların kişilik haklarına saldırı teşkil etmesi halinde manevi tazminata hükmedilir.

Manevi tazminatın miktarının belirlenmesinde ise kişilik haklarına yapılan saldırının niteliği ve tarafların ekonomik sosyal durumu nazara alınmalıdır.

Tüm dosya kapsamından davalı-k.davacı kocanın eşini başka bir kadınla aldattığı sabit olup evlilik birliği bu nedenle sona ermiştir.Davacı-k.davalı kadına boşanmaya neden olan olaylar sebebiyle kusur izafe edilemez.

O halde dosyadaki belgelerden ekonomik durumunun çok iyi olduğu anlaşılan koca aleyhine verilen manevi tazminat miktarı ve davacı lehine hükmedilen yoksulluk nafakası yerinde olup, usul ve yasaya uygun bulunan direnme kararının onanması gerekir.

S O N U Ç : Davalı-Karşı Davacı vekilinin  temyiz itirazlarının reddi ile, direnme kararının yukarıda açıklanan nedenlerle ONANMASINA 11.03.2009 gününde oyçokluğu ile karar verildi.

5
Yargıtay Hukuk Genel Kurulu Kararları / BOŞANMA
« : 11 Haziran 2012, 00:18:43 Pzt  »
YARGITAY
Hukuk Genel Kurulu 2009/2-69 E.N , 2009/109 K.N.

İlgili Kavramlar

BOŞANMA

İçtihat Metni

Taraflar arasındaki "Boşanma" davasından dolayı yapılan yargılama sonunda; Küçükçekmece 1.Aile Mahkemesince davanın kabulüne  dair verilen 25.01.2007 gün ve 2006/236 E.,2007/46  sayılı kararın incelenmesi taraf vekilleri tarafından istenilmesi üzerine, Yargıtay 2.Hukuk Dairesinin 28.01.2008 gün ve 2007/6220 E.,2008/557 K. sayılı ilamı ile;

 (...1-Dosyadaki yazılara, kararın dayandığı delillerle kanuni gerektirici sebeplere ve özellikle *yetkili mahkeme doğru gösterilmediğinden  davalının yetkiye yönelik itirazları yersizdir.

2-Tarafların esasa ilişkin temyizlerinin incelenmesine gelince;

A)Taraflardan ve üçüncü kişilerden aktarılan olaylar hükme esas alınamaz. Davacı tanıklarının beyanında geçen olaylardan sonra birlik devam etmiştir. Boşanmaya neden olan olaylarda birlik görevlerini  yerine getirmeyen başka kadınla yaşayan davacı koca tamamen kusurludur.

Türk Medeni Kanununun 166.maddesi hükmünü  tamamen kusurlu eşin de dava açabileceği ve yararına boşanma hükmü elde edebileceği biçiminde yorumlamamak ve değerlendirmemek gerekmektedir.Çünkü  böyle bir düşünce, kimsenin kendi eylemine ve tamamen kendi kusuruna dayanarak bir hak elde edemeyeceği yönündeki temel hukuk ilkesine aykırı düşer.Diğer taraftan gene böyle bir düşünce tek taraflı irade ile sistemimize aykırı bir boşanma olgusunu ortaya çıkarır. Boşanmayı elde etmek isteyen kişi karşı tarafın hiçbir eylem ve davranışı söz konusu olmadan, evlilik birliğini, devamı beklenmeyecek derecede temelinden sarsar, sonrada  mademki birlik artık sarsılmış  diyerekten boşanma doğrultusunda hüküm kurulmasını talep edebilir.

Öyle ise Türk  Medeni  Kanununun 166.maddesine göre boşanmayı isteyebilmek için tamamen kusursuz yada az kusurlu olmaya gerek olmayıp daha fazla kusurlu bulunan tarafın dahi dava hakkı bulunmakla beraber, boşanmaya karar verilebilmesi için davalının az da olsa  kusurunun varlığı ve bunun belirlenmesi kaçınılmazdır.

Az kusurlu eş boşanmaya karşı çıkarsa bu halin tespiti dahi tek başına boşanma kararı verilebilmesi için yeterli olamaz. Az kusurlu eşin karşı çıkması hakkın kötüye kullanılması niteliğinde olmalı, eş ve çocuklar için korunmaya değer bir yararın kalmadığı anlaşılmalıdır.(TMK.md.166/2)     

Mevcut olaylara göre evlilik birliğinin, devamı eşlerden  beklenmeyecek derecede, temelinden sarsıldığı kuşkusuzdur. Ne var ki bu sonuca ulaşılması tamamen davacının tutum ve davranışlarından kaynaklanmış olup, davalıya atfı mümkün hiçbir kusur gerçekleşmemiştir. Bu durumda açıklanan nedenle isteğin  reddi gerekirken yasa hükümlerinin yorumunda yanılgıya düşülerek boşanmaya karar verilmesi usul ve kanuna aykırıdır.

B-Davalı kadının aile konutu şerhi (TMK. md. 194 ) isteği konusunda harcı verilerek usulüne uygun açılmış bir dava ve karşı davası bulunmadığı halde yazılı şekilde karar verilmesi usul ve yasaya aykırı olup bozmayı gerektirmiştir...) gerekçesi ile hükmün 2/A-B bentlerinde gösterilen nedenlerle BOZULMASINA, bozma sebebine göre tarafların sair temyiz itirazlarının incelenmesine yer olmadığına, davalının yetkiye yönelik temyizinin 1.bentte gösterilen nedenlerle  ONANMASINA  karar verilerek dosya yerine geri çevrilmekle yeniden yapılan yargılama sonunda; mahkemece boşanma yönünden önceki kararda direnilmiştir.

TEMYİZ EDEN:Davalı vekili

HUKUK GENEL KURULU KARARI

Hukuk Genel Kurulunca incelenerek direnme kararının süresinde temyiz edildiği anlaşıldıktan ve direnme kararının verildiği tarih itibariyle H.U.M.K.nun 2494 sayılı Yasa ile değişik 438/II.fıkrası hükmü gereğince duruşma isteğinin reddine karar verilip dosyadaki kağıtlar okunduktan sonra gereği görüşüldü:

Tarafların karşılıklı iddia ve savunmalarına, dosyadaki tutanak ve kanıtlara, bozma kararında açıklanan gerektirici nedenlere göre, Hukuk Genel Kurulu'nca da benimsenen Özel Daire bozma kararına uyulmak gerekirken, önceki kararda direnilmesi usul ve yasaya aykırıdır. Bu nedenle direnme kararı bozulmalıdır.

SONUÇ:Davalı vekilinin temyiz itirazlarının kabulü ile, direnme kararının Özel Daire bozma kararında gösterilen nedenlerden dolayı HUMK.nun 429.maddesi gereğince BOZULMASINA,  bozma nedenine göre sair temyiz itirazlarının incelenmesine şimdilik yer olmadığına, istek halinde temyiz peşin harcının iadesine, 04.03.2009 gününde oybirliğiyle karar verildi.

6
YARGITAY
Hukuk Genel Kurulu 2009/19-67 E.N , 2009/97 K.N.

İlgili Kavramlar

TAHKİKATIN HİTAMI VE MUHAKEME
MUHAKEME CELSELERİ, ZABITLARI, DOSYALAR
İTİRAZIN İPTALİ DAVASI

İçtihat Metni

Taraflar arasındaki "itirazın iptali" davasından dolayı yapılan yargılama sonunda; Kayseri Asliye Ticaret Mahkemesince davanın ve tarafların tazminat istemlerinin reddine dair verilen 06.06.2007 gün ve 2006/250-2007/182 sayılı kararın incelenmesi taraf vekilleri tarafından istenilmesi üzerine, Yargıtay 19.Hukuk Dairesinin 03.03.2008 gün ve 2007/7878-2008/1924 sayılı ilamı ile;

(...Dava ipoteğin paraya çevrilmesi yolu ile başlatılan takibe davalı ipotek borçlularının itirazı üzerine oluşan takibin devamı, itirazın iptali istemine ilişkindir.

Davalılar vekili, müvekkillerinin borçtan şahsen sorumlu olmadıklarını, kendilerine TMK.nda aranan ihtarın tebliğ edilmediğini belirterek davanın reddi gerektiğini savunmuştur.

Mahkemece ipotek veren borçluların borçtan şahsen sorumlu olmaması sebebiyle itirazın iptali talebinin ve tarafların tazminat taleplerinin reddine karar vermiş, hüküm taraf vekillerince temyiz edilmiştir.

Tefhim edilen kısa kararı imzalayan katip ile gerekçeli kararın altında imzası bulunan katibin farklı olduğu anlaşılmıştır. Bu durum 381/2. 388/1 ve 390. maddeleri hükümlerine aykırılık oluşturduğundan hükmün bu nedenle bozulması gerekmiştir...) gerekçesiyle bozularak dosya yerine geri çevrilmekle, yeniden yapılan yargılama sonunda, mahkemece önceki kararda direnilmiştir.

TEMYİZ  EDEN  : Davalılar/borçlular vekili

HUKUK GENEL KURULU KARARI

Hukuk Genel Kurulunca incelenerek direnme kararının süresinde temyiz edildiği anlaşıldıktan ve dosyadaki kağıtlar okunduktan sonra gereği görüşüldü:

Dava, 2004 sayılı İcra ve İflas Kanunu'nun 67.maddesine dayalı itirazın iptali istemine ilişkindir.

Davacı/alacaklı tarafından davalı/borçlular aleyhine ipoteğin paraya çevrilmesi yoluyla takip yapılmış; borçluların süresinde itirazı üzerine takip durmakla eldeki itirazın iptali davası açılmıştır.

Mahkemece yapılan yargılama sonucunda davanın ve tarafların tazminat taleplerinin reddine karar verilmiş; taraf vekillerinin temyizi üzerine Özel Dairece diğer temyiz sebepleri incelenmeksizin kısa karar zaptında ismi ve imzası bulunan zabıt katibi ile gerekçeli kararda isim ve imzası bulunan zabıt katibinin farklı olması nedeniyle karar usül yönünden bozulmuş; mahkemece önceki kararda direnilmiştir.

Direnme kararını davalı/borçlular vekili temyize getirmiştir.

Bozma nedenine göre işin esasına yönelik hususlar inceleme konusu yapılmamıştır.

Direnme yoluyla Hukuk Genel Kurulu önüne gelen uyuşmazlık; gerekçeli kararın, yüze karşı verilen(tefhim edilen) kısa karar tutanağını düzenleyip, imzalayan zabıt katibinden başka bir katip tarafından yazılıp, imzalanmasının usul ve yasaya aykırı olup olmadığı noktasında toplanmaktadır.

Öncelikle konuya ilişkin yasal düzenlemelerin ortaya konulmasında yarar vardır:

Zabıtnamenin düzenlenmesi ve zabıt katibinin işlev ve görevlerine ilişkin olarak;

1086 sayılı Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu (HUMK) 'nun,

151.maddesi;

"Zabıt katibi hakimin nezareti altında tahkikat ve muhakematın cereyanını zabıtnameye kaydeder.

Zabıtname, mahkemenin ve hakimlerin isimlerini, tahkikat ve muhakematın cereyan ettiği mahalli, celsenin açıldığı gün ve saati, iki tarafın ve vekillerinin isimlerini, cereyan eden muhakeme ve muamele ile iki tarafın ne gibi evrak ibraz ettiklerini, muhakemenin aleni icra kılındığını veya aleniyetin ref'ini icap eden esbabı, ikrarı veya sulhu veya davaya kısmen veya tamamen nihayet veren feragati, hulasai iddia ve müdafaatı, şuhut ve ehli hibrenin beyanatını, münaziunfihin keşif ve muayenesi halinde rapor hulasasını ve ittihaz olunan kararla sureti tefhimini ihtiva eder.

Zabıtnamade raptedildiği zikrolunan vesikalar münderecatı da zabıtname metni hükmündedir.

Hakim tarafından mezuniyet verilmedikçe iki taraf veya vekilleri ifadelerini zabıtnameye imla suretiyle yazdıramazlar. Reis, iki tarafın ifadeleri hülasasını alenen söyliyerek zabıtnameye yazdırır.

Zabıtnamenin, şahitlerin ve ehlihibrenin ifadelerine ve iki tarafın ikrar ve sulh ve feragatine taallük eden kısımları bunların huzurunda okunarak kendilerine imza ettirilir."

152.maddesi;

"Muhakeme celsesinin hitamında zabıtname muhakemede hazır bulunan hakimlerle zabıt katibi tarafından derhal imza olunur."

154.maddesi de;

"Mahkemenin haricinde hakim veya naip huzuriyle yapılacak bilümum muamelede zabit katibinin hazır bulunması lazımdır."

Hükümlerini  içermektedir.

Yine, aynı Kanunun hükmün oluşturulması ve gerekçeli kararın yazılmasına ilişkin;

381.maddesi;

"Mahkeme, hazır olan tarafın iddia ve savunmalarını dinledikten sonra yargılamanın sona erdiğini bildirerek kararını tefhim eder.

Kararın tefhimi, en az 388 inci maddede belirtilen hüküm sonucunun duruşma tutanağına geçirilerek okunması suretiyle olur.

Zorunlu nedenlerle yalnız hüküm sonucunun tefhim edildiği hallerde, gerekçeli kararın tefhim tarihinden başlayarak onbeş gün içinde yazılması gerekir."

382.maddesi;

"Karar hafiyyen müzakere ve ittihaz olunur ve alenen tefhim edilir."

387.maddesi;

"Karar, mahkeme reisi tarafından veya reisin tensip edeceği aza ve aza mülazimlerinden biri tarafından yazılır."

388.maddesi;

"Karar aşağıdaki hususları kapsar:

1. Kararı veren mahkeme ile hakim veya hakimlerin ve tutanak katibinin ad ve soyadları ve sicil numaraları, mahkeme çeşitli sıfatlarla görev yapıyorsa kararın hangi sıfatla verildiği,

2. Tarafların ve davaya katılanların kimlikleri ile varsa kanuni temsilci ve vekillerinin ad ve soyadları ile adresleri,

3. İki tarafın iddia ve savunmalarının özeti, anlaştıkları ve anlaşamadıkları hususlar, ihtilaflı konular hakkında toplanan deliller, delillerin tartışması ret ve üstün tutma sebepleri, sabit görülen vakıalarda bunlardan çıkarılan sonuç ve hukuki sebep,

4. Hüküm sonucu ile varsa kanun yolu ve süresi,

5. Kararın verildiği tarih ve hakim veya hakimlerin ve tutanak katibinin imzaları,

Hüküm sonucu kısmında, gerekçeye ait herhangi bir söz tekrar edilmeksizin, istek sonuçlarından her biri hakkında verilen hükümle taraflara yüklenen borç ve tanınan hakların, mümkünse sıra numarası altında birer birer, açık, şüphe ve tereddüt uyandırmayacak şekilde gösterilmesi gereklidir."

389.maddesi;

"Verilen karar ile iki tarafa tahmil ve bahşedilen vazife ve haklar şüphe ve tereddüdü mucip olmıyacak surette gayet sarih ve açık yazılmalıdır."

390.maddesi ise;

 "Yazılan kararların ziri kararı veren hakimlerle zabıt katibi tarafından imza olunur."

Şeklinde düzenlenmiştir.

Konuyla ilgili, Hukuk ve Ticaret Mahkemeleri Yazı İşleri Yönetmeliğinin "Zapta Çıkan Yazıcının Görevleri" başlıklı
30.maddesinde;

"Tutanağın temiz ve okunaklı olarak yazılmasından tutanak yazıcısı mesuldür. Celse sona erdiği zaman tutanak yazıcısı tutanağı hemen imza eder ve hâkime imza etmesi için verir. Aynı günde arka arkaya bir çok davalara bakıldığı halde bütün davaların sonunda tutanakların hepsini birden tutanak yazıcısının imza ile hâkime sunması onun vereceği müsaadeye bağlıdır."

"Acele yazılacak kararlar" başlıklı 49.maddesinde ise;

"Nafaka takdiri ve nüfus ve nüfus kayıtlarının düzeltilmesi ve veraset belgesi verilmesi gibi müstaceliyeti kabul edilen davalara ait ilâmlar diğerlerinden önce ve çabuk yazılır. Her türlü gecikmelerden vazifeli yazıcılar mesuldür."

Denilmektedir.

Ceza Yargılamasında da benzer hükümler geçerli olup, konuya ilişkin 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu'nun,

"Duruşma Tutanağı" başlıklı 219.maddesinde; 

"Duruşma için tutanak tutulur. Tutanak, mahkeme başkanı veya hâkim ile zabıt kâtibi tarafından imzalanır. Duruşmada yapılan işlemlerin teknik araçlarla kayda alınması halinde, bu kayıtlar vakit geçirilmeksizin yazılı tutanağa dönüştürülerek mahkeme başkanı veya hâkim ile zabıt kâtibi tarafından imzalanır. …"

"Hükmün Gerekçesi Ve Hüküm Fıkrasının İçereceği Hususlar" başlıklı 232.maddesinin 1.fıkrasının b bendinde;

"Hükmü veren mahkeme başkanının ve üyelerinin veya hâkimin, Cumhuriyet savcısının ve zabıt kâtibinin, katılanın, mağdurun, vekilinin, kanunî temsilcisinin ve müdafiin adı ve soyadı ile sanığın açık kimliği, …Yazılır."

232.maddesinin 3. , 4. ve 7. fıkralarında;

"(3)Hükmün gerekçesi, tümüyle tutanağa geçirilmemişse açıklanmasından itibaren en geç onbeş gün içinde dava dosyasına konulur.

(4) Karar ve hükümler bunlara katılan hâkimler tarafından imzalanır."

(7) Hükümlerin nüshaları ve özetleri mahkeme başkanı veya hâkim ile zabıt kâtibi tarafından imzalanır ve mühürlenir."

Hükümleri yer almaktadır.

Yukarıya içerikleri aynen alınan, gerek hukuk gerek ceza yargılamasına ilişkin hükümler göstermektedir ki, zabıt kâtibinin yargılamadaki işlevi, kendisine verilen görevlerin zamanında yapılması ve yargılama sürecinin tutanağa bağlanmasında, hakimin emir ve direktifinde olmak üzere ispat gücüne sahip bu tutanağın en sağlıklı biçimde düzenlenmesi ve sonuçta imza ile bunun tevsikidir.

1086 sayılı Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu'nun 152.maddesinin açık hükmü gereği, tutanağın duruşmaya katılan zabıt katibi tarafından imzalanacağı kuşkudan uzaktır. Yine aynı Kanunun 381/son maddesinde; zorunlu nedenlerle yalnız hüküm sonucunun tefhim edildiği hallerde, gerekçeli kararın tefhim tarihinden başlayarak onbeş gün içerisinde yazılması gerektiği; 388/5 maddesinde kararın verildiği tarih ile hakim veya hakimlerin ve tutanak katibinin imzalarının bulunmasının zorunlu olduğu; 387.maddede gerekçeli kararın kararı veren hakimlerce yazılacağı; 390.maddede de yazılan kararların altının kararı veren hakimlerle, zabıt katibi tarafından imza olunacağı belirtilmiştir.

Görüldüğü üzere, kısa kararın tefhimine ilişkin tutanağı düzenleyen ve bunu tevsik anlamında imzalayan zabıt kâtibinin; kararın tefhiminden sonra on beş gün içinde yazılması gereken gerekçeli kararı da düzenleyip, imzalaması gerektiğine ilişkin açık bir yasal düzenleme bulunmamaktadır. Hatta ilgili kanun ve yönetmelik hükümlerinde yer alan "kararların yazımı ile ilgili olarak görevli yazıcıların sorumlu olduğu" şeklindeki düzenleme de göstermektedir ki, gerekçeli kararın yazımında kısa karar zabtını düzenleyen zabıt katibi (yazıcı) görevlendirilebileceği gibi, başka bir zabıt katibi (yazıcı) de görevlendirilebilecek; yaptığı işlemi tevsik anlamında da kararın altını imzalayacaktır. Zira, duruşma tutanağının düzenlenmesi ile gerekçeli kararın yazılması zabıt katibi açısından farklı iki işlem olup, her iki işlemin aynı katip tarafından yerine getirilmesi zorunlu değildir.

1086 sayılı Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu'nun 387 ve 390.maddelerinin açık hükmü gereği kural olarak, gerekçeli kararın yazdırılması ve sonuçta altının imzalanması kısa kararı veren hakim veya hakimlere ait bir zorunluluktur. Zabıt katibi karar veren pozisyonunda olmamakla sadece kendisinin gerçekleştirdiği yazma işlemini tevsik için ve o işleme bağlı olarak imzalama yükümü altındadır. Gerekçeli karar, hakimin söylediği sözlerin yine onun görevlendirdiği zabıt katibi tarafından yazıya dökülmesi suretiyle yazıldığına ve katip açısından ayrı bir işlem olduğuna göre, hangi katip bu işi gerçekleştirmişse, karar başlığında bu katibin isim ve sicili; karar altında da imzası bulunacaktır. Hükmün verilmesine ve içeriğine herhangi bir katkısı hukuken aranmayan, HUMK. 387. maddesi gereğince gerekçeli kararın yazılmasında da  tek başına herhangi bir sorumluluğu bulunmayan zabıt katibinin kısa karara ilişkin tutanağı düzenleyenden farklı bir kişi olmasının usule aykırı bir yönü bulunmadığı gibi, salt bu nedenle kısa karar ile gerekçeli karar arasında bir uyumsuzluğun varlığından da söz edilemez.

Kısa kararın verildiği tutanağın düzenleyicisi ile gerekçeli kararın yazıcısının farklı olması, her iki işlemin o işlemi yapanlarca imzalanmış olması karşısında kararın güvenilirliğine de herhangi bir nakise getirmeyecektir.

Yeri gelmişken belirtilmelidir ki, 1086 sayılı Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu ile benzer kanun hükümlerinin uygulandığı Neuchatel Kanton Mahkemesinin 09 Haziran 1964 tarihli bir kararında da "..hükmü imzalayacak zabıt katibinin celselere iştirak etmiş katip olması gerekmez." Denilmektedir (Mehmet Akif Tutumlu-Hukuk Yargılamasında Hüküm ve Gerekçeli Karar- 2007 bası- sh.330).

Nitekim, aynı ilkeler Yargıtay Hukuk Genel Kurulu'nun 28.05.2008 gün ve 2008/10-402 E. 2008/411 K.; 22.10.2008 gün ve 2008/19-632 E. 2008/647 K.; Yargıtay Ceza Genel Kurulu'nun 25.05.1999 gün ve 1999/6-135 E. 1999/135 K. sayılı ilamlarında da vurgulanmıştır. 

Somut olayda; kısa kararın verildiği duruşmaya katılan zabıt katibi ile gerekçeli kararı yazan zabıt katibi aynı değildir. Ne var ki, her birinin yapmış olduğu işlemde, yani tuttukları tutanak ve yazdıkları kararda ad, soyad ve sicil numaraları ve altında da imzaları bulunmaktadır.

O halde, yukarıda ayrıntısıyla ortaya konulan yasal düzenlemeler ve ilkeler ışığında, kısa karar tutanağını düzenleyen katibin gerekçeli kararı da yazması gerektiği yönünde bir usul hükmü ve yasal düzenleme bulunmadığı gibi 1086 sayılı Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu'nun 381/2. 388/1 ve 390. maddeleri hükümlerine aykırılıktan da söz edilemeyeceğinden mahkemece yapılan işlemlerde usul ve yasaya aykırı bir yön bulunmamaktadır.   

Bu nedenle direnme kararı yerindedir.

Ne var ki, davalılar vekilinin sair temyiz nedenleri özel dairece incelenmemiştir.

Dosyanın sair temyiz itirazları incelenmek üzere Özel Daireye gönderilmesi gerekir.

S O N U Ç : Yukarıda açıklanan nedenlerle direnme uygun bulunduğundan dosyanın diğer temyiz itirazlarının incelenmesi için 19.Hukuk Dairesine gönderilmesine, 04.03.2009 gününde oybirliği ile karar verildi.

7
Yargıtay Hukuk Genel Kurulu Kararları / MADDİ VE MANEVİ TAZMİNAT
« : 11 Haziran 2012, 00:17:36 Pzt  »
YARGITAY
Hukuk Genel Kurulu 2009/21-65 E.N , 2009/119 K.N.

İlgili Kavramlar

MADDİ VE MANEVİ TAZMİNAT

İçtihat Metni

Taraflar arasındaki "maddi ve manevi tazminat" davasından dolayı yapılan yargılama sonunda; Gaziantep 1. İş Mahkemesince davanın kısmen kabulüne dair verilen 27.02.2007 gün ve 2003/227-2007/79 sayılı kararın incelenmesinin her iki davalı vekili tarafından istenilmesi üzerine, Yargıtay 21. Hukuk Dairesinin 03.12.2007 gün ve  6222-21644 sayılı ilamı ile;

(..1-Dosyadaki yazılara, toplanan delillere, hükmün dayandığı gerektirici sebeplere göre davalıların aşağıda bendin kapsamı dışında kalan sair temyiz itirazlarının reddine,

2-Dava nitelikçe Sosyal Sigortalar Kurumu tarafından karşılanmayan zararın giderilmesi istemine ilişkindir. Bu nedenle haksız zenginleşmeyi ve mükerrer ödemeyi önlemek için Kurum tarafından hak sahiplerine bağlanan gelirin peşin sermaye değerinin belirlenen tazminattan düşürülmesi gerektiği Yargıtay'ın oturmuş ve yerleşmiş görüşlerindendir.

Somut olayda, davacı annenin maddi tazminat talebinin kabulüne karar verilmiş ise de, hak sahibi anneye Sosyal Sigortalar Kurumu tarafından iş kazası nedeniyle gelir bağlanmadığı bildirildiğine göre, bu yön davacının tazminat hakkını doğrudan etkileyeceğinden davacıya, işlem yapması için önel verilmesinde yasal zorunluluk olduğu açıktır.

Başka bir anlatımla; davacı annenin 29.07.2003 tarihinde yürürlüğe giren 4958 sayılı Yasa'nın 35. maddesi ile değiştirilen 506 sayılı Yasa'nın 24. maddesinde öngörülen biçimde gelire hak kazanıp kazanmadığı araştırılmalıdır. Bu yönde mahkemece yapılacak iş; davacı anneye Sosyal Sigortalar Kurumunu davaya dahil etmesi yada kendisine verilen önelin içinde Kurum işlemine karşı başka bir dava açarak oluşacak sonuca göre karar verilmesinden ibarettir.

Mahkemece, bu maddi ve hukuki olgular gözönünde tutulmaksızın 506 sayılı Yasa'nın 24. maddesinde anılan biçimde yeterli ve yasal araştırma yapılmaksızın yazılı şekilde hüküm kurulması usul ve yasaya ayın olup bozma nedenidir.

O halde, davalıların bu yönleri amaçlayan temyiz itirazları kabul edilmeli ve hüküm bozulmalıdır...) gerekçesiyle bozularak dosya yerine geri çevrilmekle, yeniden yapılan yargılama sonunda, mahkemece önceki kararda direnilmiştir.

TEMYİZ  EDEN  : Her iki davalı vekili

HUKUK GENEL KURULU KARARI

Hukuk Genel Kurulunca incelenerek direnme kararının süresinde temyiz edildiği anlaşıldıktan ve dosyadaki kağıtlar okunduktan sonra gereği görüşüldü:

Dava; destekten yoksun kalma ve manevi tazminat istemine ilişkindir.

İş kazasında ölen sigortalının annesi ve kardeşleri olan davacılar; geçimi ölen oğlu tarafından karşılanan davacı anne için 7.087,38 YTL destekten yoksun kalma tazminatı ile tüm davacılar için toplam 28.000 YTL manevi tazminatın dava tarihinden itibaren işleyecek yasal faizi ile davalılardan müteselsilen tahsilini istemişlerdir.

Davalılar vekilleri; ölüm olayının afet niteliğinde kar yağışı sonucu meydana geldiğini, olayda kusurları bulunmadığını belirterek davanın reddine karar verilmesini savunmuşlardır.

Yerel Mahkemece; bilirkişi raporları uyarınca davanın kısmen kabulüne dair verilen karar, Özel Dairece yukarıda açıklanan nedenlerle bozulmuştur.

Mahkeme bozmadan sonra;  Sosyal Güvenlik Kurumundan (Devredilen SSK) ölen sigortalının annesi olan davacıya Kurumca eşinden bağlanan aylığa ait tahsis dosyasını müzekkere ile istemiştir. Davacı anneye Kurumca bağlanan aylığın niteliği tahsis dosyası ile somut olarak belirlenebilmektedir. Anılan tahsis dosyası Özel Dairenin bozmaya dair karar tarihi itibariyle dava dosyası içinde bulunmadığı gibi yerel mahkemece de bu yeni delili incelemiştir.

Bu durumda bozmadan önce var olmayan bir kısım belgelerin dosyaya girdiği, öte yandan yerel mahkemenin bozma kararından esinlenerek bozma ilamı kapsamında yaptığı araştırma ve incelemeyi esas aldığı ve yeni ibraz edilen bu belgelere dayanılarak direnme kararını kurduğu anlaşılmaktadır.

O halde usul ve yasaya uygun bir direnme kararı mevcut olmayıp bozma çerçevesinde yapılan araştırma sonucu oluşturulan yeni bir hükmün varlığının kabulü gerekir. Bu itibarla dosya, yeni hükme yönelik temyiz itirazlarının incelenmesi için Özel Dairesine gönderilmelidir.

SONUÇ : Yukarıda açıklanan nedenlerle yeni hükme yönelik temyiz itirazlarının incelenmesi için dosyanın 21. HUKUK DAİRESİNE gönderilmesine, 11.03.2009 gününde oybirliğiyle karar verildi.

8
YARGITAY
Hukuk Genel Kurulu 2009/5-64 E.N , 2009/89 K.N.

İlgili Kavramlar

TAZMİNAT VE ŞERHİN TERKİNİ
TAPU SİCİLİNDEKİ YANLIŞLIK
DÜZELTME

İçtihat Metni

Taraflar arasındaki "Tazminat ve Şerhin Terkini" davasından dolayı yapılan yargılama sonunda; Van Asliye 2. Hukuk Mahkemesince görev sebebiyle davanın reddine dair verilen 26.02.2008 gün ve 2007/636 E. 2008/125 K. sayılı kararın incelenmesi davacı vekili tarafından istenilmesi üzerine, Yargıtay 5. Hukuk Dairesinin 14.07.2008 gün ve 2008/7545 E. 2008/9858 K. sayılı ilamı ile;

(...Dava, tapulu taşınmazın Askeri Yasak Bölgeler ve Güvenlik Bölgesi içinde kaldığı gerekçesiyle tapu kaydı üzerine konulan şerhin terkini ve inşaat yasağı getirilmek suretiyle mülkiyet hakkı kısıtlandığı öne sürülerek, taşınmaza kamulaştırmasız el atıldığı iddiasına dayanan taşınmaz bedelinin tahsili istemine ilişkindir.

Mahkemece davanın idari yargıda görülmesi gerektiğinden bahisle reddine karar verilmiş, hüküm davacı vekilince temyiz edilmiştir.

Dava, taşınmazın aynına ilişkin olup; bu niteliği itibariyle davanın görülme yeri Adliye Mahkemeleridir. Bu nedenle işin esasına girilerek öncelikle taşınmazın arsa mı, arazi mi, olduğu belirlendikten sonra; 2565 sayılı Askeri Yasak Bölgeler ve Güvenlik Bölgeleri Kanununa göre; taşınmazın 1. derecede kullanılması yasak ve kamulaştırılması gereken bölgelerden mi, yoksa taşınmazın niteliğine göre kullanılmasına müsaade edilen veya özel izinle kullanılabilen 2. derece Askeri Yasak Bölge mi, olduğu belirlenmeli, kamulaştırılması gerekli veya hiçbir şekilde kullanılmayan 1. derecede Askeri Yasak bölge olması halinde, oluşturulacak bilirkişi kurulu eşliğinde 2942 sayılı Kamulaştırma Kanununun değer biçmeye ilişkin hükümleri kıyasen uygulanarak biçilecek değerine hükmedilmesi gerektiği düşünülmeden davanın görevsizlik nedeniyle reddine karar verilmesi,

Doğru görülmemiştir...) gerekçesiyle bozularak dosya yerine geri çevrilmekle, yeniden yapılan yargılama sonunda, mahkemece önceki kararda direnilmiştir.

TEMYİZ EDEN: Davacı vekili

HUKUK GENEL KURULU KARARI

Hukuk Genel Kurulu'nca incelenerek direnme kararının süresinde temyiz edildiği anlaşıldıktan ve dosyadaki kağıtlar okunduktan sonra gereği görüşüldü:

Dava, tapu kaydında yer alan şerhin terkini ve tazminat istemine ilişkindir.

Davacı vekili; müvekkilinin kayden maliki bulunduğu 84 ada 8 ve 42 parsel sayılı taşınmazların tapu kayıtlarına, "İşbu taşınmazlar üzerinde Jandarma Genel Komutanlığının 14.1.1999 tarih ve 90 sayılı yazısı ile Askeri Güvenlik Bölgesi içindedir" şerhinin işlendiğini, müvekkilinin taşınmazın kamulaştırılması veya üzerine yapılaşma izni verilmesi istemiyle davalı idareye yaptığı yazılı başvuruların ve imar tadilatı izni verilmesi istemiyle dava dışı Belediye Başkanlığına yaptığı başvuruların sonuçsuz kaldığını, taşınmazlar üzerinde konut ve ağıl inşa etmeyi düşünen müvekkilinin ağıl inşası sırasında askerler tarafından engellendiğini bu nedenle konut inşaatı projesinden de vazgeçmek zorunda kaldığını; idarenin, müvekkiline ağıl inşası ve yerleşim izni verilmemesi, arazisinden konut kurarak yararlanma çabalarının ve mevzi imar planı uygulanmasının engellenmesi şeklindeki hukuka aykırı eylemleri sonucu müvekkilinin maddi kayıplara uğradığını ileri sürerek, dava konusu 84 ada 8 ve 42 parsel sayılı taşınmazların tapu kayıtlarına Jandarma Genel Komutanlığının 14.01.1999 tarih ve 90 sayılı yazısı ile düşülen şerhlerin terkinine, müvekkilinin mülkiyet hakkının haksız olarak kısıtlanmasından dolayı dava konusu arazilerin imarlı hali ile imarsız hali arasındaki fiyat farkının haksız müdahalenin başlangıç tarihi olan 1996 yılından bu yana yaratacağı gelire karşılık olarak 6.000 YTL nin dava tarihinden itibaren işleyecek yasal faiziyle birlikte tahsiline karar verilmesini talep ve dava etmiştir.

Davalılar vekili; davanın zamanaşımına uğradığını, davalı idarelerin taşınmazlara herhangi bir müdahalesi bulunmadığı gibi taşınmazların kullanımının da engellenmediğini, dava konusu taşınmazların Genelkurmay Başkanlığının Askeri Güvenlik Bölgesi Onayı ile Askeri Güvenlik Bölgesi kapsamına alınmış olup, idarenin işleminin idarilik niteliğini koruması nedeniyle davanın en azından tazminata yönelik kısmının idari yargıda görülmesi gerektiğini savunarak, davanın reddine karar verilmesini cevaben bildirmiştir.

Mahkemenin, "Jandarma Genel Komutanlığı ve Genelkurmay Başkanlığı kararlarına dayanılarak  taşınmazların tapu kayıtlarında oluşturulan askeri güvenlik bölgesi şerhinin iptali için, öncelikle şerhin dayanağı olan kararların ve işlemlerin iptali gerektiği, idari işlem iptal edildikten sonra şerhlerin kaldırılmasının adli yargıda düşünüleceği; davacının mülkiyet hakkının kısıtlandığı iddiasıyla talep ettiği tazminatın da, idarenin eylem ve işleminden doğan zararın tazmini mahiyetinde bulunduğu, dolayısıyla davanın idari yargı yerinde görülmesi gerektiği" gerekçesiyle, "görev sebebiyle davanın reddine" dair verdiği karar, Özel Daire'ce yukarıda yazılı nedenle bozulmuş, Yerel Mahkemece önceki kararda direnilmiştir.

Direnme yoluyla Hukuk Genel Kurulu önüne gelen uyuşmazlık yargı yoluna ilişkin olup; eldeki davanın idari yargı yerinde mi yoksa adli mahkemelerde mi görülüp sonuçlandırılması gerektiği noktasındadır.   

Uyuşmazlığa konu edilen davada talep, 84 ada 8 ve 42 parsel sayılı taşınmazların tapu kaydının beyanlar hanesindeki "Askeri güvenlik bölgesi içindedir" şerhinin terkini ve tazminata yöneliktir.

Öncelikle belirtilmelidir ki; tapu kütüğünün beyanlar hanesinde gösterilen şerh, Türk Medeni Kanununun 1010. ve 1011. maddelerinde belirtilen şahsi ve ayni hakların şerh ve tescili niteliğinde değildir. Beyanların işlevi, eylemli ve hukuki durumu göstermek, aleniyet ve kanıtlama kolaylığı sağlamaktır. Böylece beyanlar, taşınmazlarla ilgili bazı hukuksal ve eylemli durumlara açıklık verilmesine yarar.

Özel yasalar uyarınca kütükte gözükmesi gereken, kamu hukukundan doğan mülkiyet daraltımları da, yük altına giren arazinin beyanlar sütununa işaret edilir. Bu durumda yazım işlemi, ilgili dairelerin gönderecekleri belgelere göre yapılır.

Öte yandan, Türk Medeni Kanununun 1027. maddesinde, ilgililerin yazılı rızaları olmadıkça, tapu memurunun tapu sicilindeki yanlışlığı ancak mahkeme kararıyla düzeltebileceği, hükmü öngörülmüştür.

Bu durumda, beyanlar hanesinde yer alan şerhin terkini talebiyle açılan bir davanın, özel hukuk hükümlerine göre adli yargı yerince çözümleneceği açıktır.

Somut olayda, mülkiyeti davacıya ait bulunan 84 ada 8 ve 42 parsel sayılı taşınmazlar, 2565 sayılı Askeri Yasak Bölgeler ve Güvenlik Bölgeleri Kanunu ve ilgili Yönetmelik uyarınca askeri güvenlik bölgesi içine alınmış ve Jandarma Genel Komutanlığı'nın 14.01.1999 tarihli yazısı nedeniyle tapu kayıtlarının beyanlar hanesine "Askeri Güvenlik Bölgesi içindedir" şerhi işlenmiştir.

Az yukarıda içeriği açıklanan davacı talebi irdelendiğinde, beyanlar hanesinde yazılı "Askeri Güvenlik Bölgesi içindedir" şerhinin terkini ve buna bağlı olarak tazminat istemiyle dava açıldığına göre, esasen davacının, öncelikle yük altına giren taşınmazlarındaki daraltımın kaldırılmasını amaçladığı anlaşılmaktadır.

Öyleyse, Türk Medeni Kanununun 1027. maddesinde yer alan, "İlgililerin yazılı rızaları olmadıkça, tapu memuru, tapu sicilindeki yanlışlığı ancak mahkeme kararıyla düzeltebilir" hükmü karşısında, davacının mülkiyete ilişkin bir hakka dayanmak suretiyle tapudaki şerhin terkinini talep ettiği bu davanın görüm ve çözümünde adli yargı yerinin görevli bulunduğu her türlü duraksamadan uzaktır.

Hal böyle olunca; Yerel Mahkemece, davanın adliye mahkemelerinde görülmesi gereğine işaret eden ve Hukuk Genel Kurulu'nca da benimsenen Özel Daire bozma kararına uyularak işin esasına girilmesi ve sonucuna göre karar verilmesi gerekirken, hatalı teşhis ve değerlendirme sonucu görev nedeniyle davanın reddine dair verilen kararda direnilmesi usul ve yasaya aykırıdır. Bu nedenle direnme kararı bozulmalıdır.

S O N U Ç: Davacı vekilinin temyiz itirazlarının kabulü ile, direnme kararının Özel Daire bozma kararında ve yukarıda gösterilen nedenlerden dolayı H.U.M.K.nun 429. maddesi gereğince BOZULMASINA, istek halinde temyiz peşin harcının geri verilmesine 25.02.2009 gününde, oybirliği ile karar verildi.

9
YARGITAY
Hukuk Genel Kurulu 2009/9-63 E.N , 2009/103 K.N.

İlgili Kavramlar

İKİ TARAFIN HAK VE VAZİFELERİ
İHBAR VE KIDEM TAZMİNATI

İçtihat Metni

Taraflar arasındaki  "ihbar ve kıdem tazminatı" davasından dolayı yapılan yargılama sonunda;  Perşembe Asliye Hukuk İş Mahkemesi'nce  davanın kısmen kabulüne dair verilen 11.07.2006 gün ve 2003/87 E- 2006/252 K.  Sayılı kararın incelenmesi taraf vekilleri tarafından istenilmesi üzerine, Yargıtay 9.Hukuk Dairesi'nin 23.10.2007 gün ve 2007/5547-31385 sayılı ilamıyla;

 ("...1-Dosyadaki yazılara toplanan delillerle kararın dayandığı kanuni  gerektirici sebeplere göre, tarafların aşağıdaki bentlerin kapsamı dışında kalan temyiz itirazları yerinde değildir.

2-Davacı 868.350.000 TL kıdem tazminatı talebinde bulunmuştur. Usulünce yapılmış bir ıslah da mevcut değildir. Buna rağmen talebi aşar şekilde hüküm kurulması HUMK 73(74) maddesine aykırıdır.

3-Davacı kıdem tazminatına akdin feshi tarihinden itibaren faiz yürütülmesini talep ettiği halde dava tarihinden itibaren faiz yürütülmesine karar verilmesi de hatalıdır...") gerekçesiyle bozularak dosya yerine geri çevrilmekle, yeniden yapılan yargılama sonunda; mahkemece önceki kararda direnilmiştir.

 TEMYİZ EDEN  : Davalı  vekili

HUKUK GENEL KURULU KARARI

 Hukuk Genel Kurulu'nca incelenerek direnme kararının süresinde temyiz edildiği anlaşıldıktan ve dosyadaki kağıtlar okunduktan sonra gereği görüşüldü:

Tarafların karşılıklı iddia ve savunmalarına, dosyadaki tutanak ve kanıtlara, Mahkeme kararında açıklanan gerektirici nedenlere ve özellikle bozmanın 1.bendi yönünden; davacının dava dilekçesinde kıdem tazminatı bakımından talebinde miktarın açıkca 3.868.350,000 TL.olarak yazılı olmasına karşın, Özel Dairece maddi hata sonucu bu talebin 868.350.000 TL. olarak algılandığının  anlaşılmasına, bu nedenle Mahkemece talep aşılarak hüküm verilmesinin söz konusu olmaması, bozmanın 2.bendi yönünden Mahkemece uyma kararı verilip, kıdem tazminatı yönünden faiz başlangıç tarihinin düzeltilmiş bulunmasına, dolayısıyla Mahkemece kurulan direnme kararında delillerin değerlendirilmesinde bir isabetsizlikk bulunmamasına göre, usul ve yasaya uygun bulunan direnme kararının onanması gerekir.

S O N U Ç : Davalı vekilinin temyiz itirazlarının reddi ile direnme kararının yukarıda açıklanan gerekçelerle ONANMASINA ve aşağıda dökümü yazılı (152.50) TL. bakiye temyiz ilam harcının temyiz edenden alınmasına, 04.03.2009 gününde oybirliği ile karar verildi.

10
Yargıtay Hukuk Genel Kurulu Kararları / TESCİL
« : 11 Haziran 2012, 00:16:13 Pzt  »
YARGITAY
Hukuk Genel Kurulu 2009/18-62 E.N , 2009/88 K.N.

İlgili Kavramlar

TESCİL
KAMULAŞTIRMA BEDELİNİN TESPİTİ

İçtihat Metni

Taraflar arasındaki "Kamulaştırma bedelinin tespiti ve tescil" davasından dolayı yapılan yargılama sonunda; Hatay Asliye 2. Hukuk Mahkemesince davanın kabulüne dair verilen 22.03.2007 gün ve 2005/290 E. 2007/65 K. sayılı kararın incelenmesi taraf vekilleri tarafından istenilmesi üzerine, Yargıtay 18. Hukuk Dairesinin 11.02.2008 gün ve 2008/149 E. 1179 K. sayılı ilamı ile;

(...Dosyadaki yazılara, kararın dayandığı kanıtlarla yasal gerektirici nedenlere ve özellikle kanıtların takdirinde bir isabetsizlik görülmemesine göre sair temyiz itirazları yerinde değildir.

Ancak;

1-2942 Sayılı Yasanın 4650 Sayılı Yasa ile değişik 11. maddesinin Birinci fıkrasının f bendi uyarınca bilirkişi kurulu, arazi niteliğindeki taşınmaz malın kamulaştırma tarihindeki mevki ve şartlarına göre ve olduğu gibi kullanılması halinde getireceği net gelirini esas tutarak düzenleyeceği raporda, bedelin tespitinde etkili olacak bütün nitelik ve unsurları ve her unsurun ayrı ayrı değerini belirtmek suretiyle ve ilgililerin de beyanını dikkate alarak gerekçeli bir değerlendirme raporuna dayalı olarak taşınmaz malın değerini tespit etmelidir. Yargıtay'ın yerleşmiş uygulamalarında ise özel ve dikkate alınması gereken haklı bir neden bulunmadıkça tarım arazilerinin olduğu gibi kullanılması halinde getireceği net gelir üzerinden bilimsel yöntemle yapılacak değerlendirmede münavebeye alınacak ürünler için dekar başına elde edilecek ortalama verim, üretim gideri ve toptan satış fiyatına ilişkin olarak ciddi istatistiki bilgilere dayalı olduğu bilinen o yerdeki Tarım Müdürlüğü verilerinin esas alınması aranmaktadır.

Bu itibarla;

Dosyada mevcut İl Tarım Müdürlüğünün 31.1.2006 ve 27.1.2006 onay tarihli cetvellerinde dekar başına ortalama verimleri buğday için 550 kg., saman için 225 kg., kuru soğan için 2000 kg, beyaz lahana için 3750 kg. olarak bildirildiği halde, bilirkişi raporlarında sırasıyla buğdayın 600 kg, samanın 400 kg, kuru soğanın 2500 kg ve beyaz lahananın 4000 kg alınması suretiyle ve ayrıca kuru soğanın kg başına ortalama satış fiyatının 0,35 YTL/kg yerine 0,40 YTL/kg, buğdayın kg başına satış fiyatının 0,31 YTL/kg yerine 0,32 YTL/kg ve samanın kg başına satış fiyatının da 0,165 YTL/kg yerine 0,20 YTL/kg alınarak değerlendirme yapılmış olması,

2-Yargıtay'ın yerleşmiş uygulamalarına göre iklim koşulları, arazinin toprak ve topografik yapısı ile bölgesindeki konumu (büyük yerleşim yerlerine uzaklığı vb.) gözetildiğinde dava konusu taşınmazın bulunduğu yerle benzer nitelikte olan Ülkemizin değişik yörelerindeki kuru tarım arazilerinin değerlendirilmesinde (değeri önemli biçimde etkileyen kanıtlanmış, farklı ve özel bir etkinin bulunması durumu dışında) kapitalizasyon faiz oranı %6 olarak alınmaktadır. Hal böyle iken bilirkişi kurulu raporlarında taşınmazın değerinin belirlenmesinde kapitalizasyon faiz oranının %6 yerine %4 olarak kabulü,

3-Kamulaştırılan 224 m2 pilon yerinin tapusunun iptali ile Hazine adına tesciline karar verilmesi gerekirken, TEİAŞ adına tescile karar verilmiş olması,

Doğru görülmemiştir...) gerekçesiyle bozularak dosya yerine geri çevrilmekle, yeniden yapılan yargılama sonunda, mahkemece önceki kararda direnilmiştir.

TEMYİZ EDEN: Davacı vekili

HUKUK GENEL KURULU KARARI

Hukuk Genel Kurulu'nca incelenerek direnme kararının süresinde temyiz edildiği anlaşıldıktan ve dosyadaki kağıtlar okunduktan sonra gereği görüşüldü:

Dava, 2942 sayılı Kamulaştırma Kanununun 4650 sayılı Kanunla değişik hükümleri uyarınca, irtifak ve pilon yeri kamulaştırma bedelinin tespiti ve taşınmaz malın irtifak hakkı ile pilon yerinin idare adına tescili istemine ilişkindir.

Mahkemenin, yargılama sırasında alınan bilirkişi raporlarında belirlenen değerlerin ortalamasını benimsemek suretiyle, "davanın kabulüne, kamulaştırma bedelinin 10.414,77.-YTL olarak tespiti ile davalılara ödenmesine, dava konusu 415 numaralı parselin 517 m2 lik kısmında davacı Türkiye Elektrik İletim A.Ş. Genel Müdürlüğü adına irtifak hakkı tesisi ile tapuya kayıt ve tesciline, ayrıca 224 m2 lik (pilon) direk yerinin davalılar adına olan tapu kaydının iptali ile davacı Türkiye Elektrik İletim A.Ş. Genel Müdürlüğü adına tapuya kayıt ve tesciline" dair verdiği ilk karar, Özel Daire'ce yukarıda yazılı üç ayrı gerekçeyle bozulmuştur.

Yerel Mahkemece, bozma ilamının 1. bendinde yer alan ve "Bilirkişi kurulu raporlarında münavebeye alınan ürünlerin dekara ortalama verim miktarları ile satış fiyatlarının, Tarım İl Müdürlüğü verilerinden farklı ve yüksek uygulanmış olmasının doğru olmadığına" işaret eden ilk bozma nedeni ile, bozma ilamının 2. bendinde yer alan ve "Bilirkişi kurulu raporlarında taşınmazın değerinin belirlenmesinde kapitalizasyon faiz oranının %6 yerine %4 olarak kabulünün doğru olmadığına" işaret eden ikinci bozma nedenine uyularak, bozma gerekçeleri yönünde bilirkişi kurullarından ek rapor alınmış; bozma ilamının 3. bendinde yer alan ve "Kamulaştırılan 224 m2 pilon yerinin tapusunun iptali ile Hazine adına tesciline karar verilmesi gerekirken, TEİAŞ adına tescile karar verilmiş olmasının doğru olmadığına" değinen bozma gerekçesine ise, "tescile ilişkin olarak verilen ilk hükmün kesin olduğu" gerekçesiyle direnilmiştir.

1) Görüldüğü üzere Özel Daire'nin, direnmeye konu olan 3 numaralı bozma nedenine ilişkin uyuşmazlık; Yerel Mahkemece verilen tescil hükmünün temyiz ve bozma konusu yapılıp yapılamayacağı, buna bağlı olarak kamulaştırılan 224 m2 pilon yerinin Hazine adına mı, yoksa davacı Türkiye Elektrik İletim A.Ş Genel Müdürlüğü adına mı tapuda tesciline karar verilmesi gerektiği, noktasındadır.

Uyuşmazlığın ilk ayağını oluşturan, 2942 sayılı Kamulaştırma Kanunu'nun 10. maddesindeki "Tescil hükmünün kesin olması…" kuralından ne anlaşılması gerektiği, anılan düzenleme karşısında Yerel Mahkemece verilen tescil kararının Yargıtay Dairesince inceleme ve bozma konusu yapılıp yapılamayacağı öncelikle tartışılmış ve şu sonuca varılmıştır:

4/11/1983 gün ve 2942 sayılı Kamulaştırma Yasasının uygulanması sırasında ortaya çıkan sorunların sağlıklı bir biçimde çözümü ve Anayasa'nın 46 ncı maddesinde öngörülen ve asıl kural olan, kamu yararının gerektirdiği hallerde, karşılıklarının nakden ve peşin olarak ödenmesi koşuluyla, özel mülkiyette bulunan taşınmaz malların objektif esaslara göre hızlı, doğru ve sağlıklı bir şekilde kamulaştırılması esasının tam olarak uygulanmasının sağlanması amaçlanarak, 24/4/2001 gün ve 4650 sayılı Yasa ile değişik hükümler getirilmiştir.

4650 sayılı Yasa ile 2942 sayılı Kamulaştırma Kanunundaki mevcut kamulaştırma sistemi değiştirilerek, öncelikle Yasanın 8. maddesinde öngörülen satın alma usulü uygulamalarının sağlanması; tarafların anlaşamaması veya ferağ verilmemesi halinde 10. madde gereğince kamulaştırma bedelinin mahkemece tespiti ve idare adına tescili öngörülmüştür.

4650 sayılı Kanun ile 2942 sayılı Kamulaştırma Kanunundaki mevcut kamulaştırma sisteminin değiştirilmesinin amacı, uygulanabilir, gecikmeleri ortadan kaldıran ve süratli şekilde sonuca ulaşan bir sistem kurmaktır.

Bu noktada, mahkemece adil ve hakkaniyete uygun bir kamulaştırma bedeli tespit edilip, taşınmaz malın idare adına tesciline ve kamulaştırma bedelinin hak sahibine ödenmesine karar vermek, Kamulaştırma Yasasının değişik 10. maddesinin amir hükmü gereğidir.

O halde, yasa değişikliğiyle getirilen yeni sistemde mahkemeye, 10. maddede öngörülen esaslar çerçevesinde, hızlı ve sağlıklı bir şekilde kamulaştırmayı sonuçlandırarak; bir taraftan tespit edilen kamulaştırma bedelinin hak sahibi davalıya ödenmesine, diğer taraftan taşınmaz malın idare adına tesciline karar verilmesi ödev ve sorumluluğu yüklenmiştir.

Kamulaştırmanın hızlı ve süratli sonuçlandırılması ilkesinden hareketle yasa koyucu, 2942 sayılı Kamulaştırma Kanununun 4650 sayılı Yasa ile değişik 10. maddesinde, "Tescil hükmünün kesin olduğu…" kuralına yer vermiştir.

Söz konusu düzenlemede yer alan "Tescil hükmünün kesin olduğu" kuralı, kamulaştırma bedelinin tespiti ve tescili istemiyle açılacak bir davanın, basit yargılama usulüne göre kısa süre içerisinde sonuçlandırılması düşüncesinden doğmuş; bu nedenle de Mahkemece verilecek tescil kararının, salt kamulaştırma plan ve krokisine bağlı olarak kesin olması amaçlanmıştır.

Konuya, az yukarıda değinilen Kamulaştırma Kanununun genel yapısı, ruhu ve öngördüğü ilkeler yanında, genel hukuk kuralları da dikkate alınarak yaklaşıldığında; kamu düzenini ilgilendirmesi nedeniyle sonuç üzerinde etkisi olan ve bu nedenle mutlak bozma sebebi teşkil eden hususların denetlenmesi Yargıtay'ın görevinin doğal bir sonucu olup, Yargıtay'ın bu konudaki denetiminin önlenemeyeceği kuşkusuzdur.

Bu noktadan hareketle, açık kanun hükmüne aykırı ve objektif esaslarla bağdaşmaz hükümlerin varlığı halinde, kamu düzeni ve yararı düşüncesiyle Yargıtay'ın müdahale etmesi doğaldır.

Öyleyse, mülkiyet hakkına ilişkin olan ve kamu düzenine münhasır bulunan hallerde, örneğin kamulaştırma bedelinin tespiti ve tescil davasında kamulaştırma ve dava konusu olmayan bir başka taşınmazın idare adına tesciline karar verilmiş olması ya da özel kanunları uyarınca hak sahibi olan idare adına değil de hak sahibi olmayan başka bir idare adına tescile hükmedilmiş bulunması halinde, mutlak bozma sebebi olan bu hususların Yargıtay'ca bozma konusu yapılabileceği açıktır.

Sonuç olarak; her ne kadar Yerel Mahkemece, 2942 sayılı Kamulaştırma Kanununun 10. maddesi geniş yorumlanarak, "tescile ilişkin hükmün kesin olduğu ve Yargıtay'ca bozma konusu yapılamayacağı" görüşü direnmeye dayanak alınmış ise de; yukarıda açıklanan ilkeler çerçevesinde, 2942 sayılı Kamulaştırma Kanununun; 4650 sayılı Yasa ile değişik 10. maddesine "tescil hükmünün kesin olduğu" kuralını koyan yasa koyucunun burada, kamu düzen ve yararının bulunduğu hallerde Yargıtay'ın denetim yolunu kapamadığı, kesinliğe ilişkin mutlaklığın kamulaştırma plan ve krokisine bağlı olarak uygulanması gerektiği; kamulaştırma plan ve krokisi dışında kalan ve kamu düzenini ilgilendiren, dava konusu olmayan bir taşınmazın tescili durumu ile somut olaydaki gibi, adına tescil kararı verilen idarenin gerçek hak sahibi olup olmadığı noktasında Yargıtay Dairesinin temyiz incelemesi yapabileceği ve bozma kararı verebileceği, Hukuk Genel Kurulu'nda oyçokluğu ile benimsenmiştir.

Uyuşmazlığın ikinci ayağı olan, kamulaştırma ve dava konusu 224 m2 pilon yerinin Hazine adına mı, yoksa davacı Türkiye Elektrik İletim A.Ş Genel Müdürlüğü adına mı tapuda tesciline karar verilmesi gerektiği konusuna gelince;

Yerel Mahkemenin ilk hükmünde ve direnme kararında, kamulaştırılan 224 m2 pilon yerinde davacı Türkiye Elektrik İletim A.Ş Genel Müdürlüğü'nün hak sahibi olduğu benimsenmek suretiyle bu kısmın davacı idare adına tesciline karar verilmiş; Özel Daire'ce hak sahibi Hazine kabul edilerek, tescil hükmünün Hazine adına kurulması gerektiği vurgulanmıştır.

Anayasanın 46. maddesinin birinci fıkrasında, kamulaştırmanın Devlet ve kamu tüzel kişileri tarafından yapılabileceği kabul edilmiş, bu hüküm 2942 sayılı Kamulaştırma Kanunu'nun 1. maddesine aynen alınmıştır. Maddede sözü edilen kamu kurumlarının kimler olduğuna dair sıralama ve açıklamanın yer aldığı Kamulaştırma Kanunu Tasarısı Gerekçesinin 2. maddesinde kamu kurumları üç grupta toplanırken, İktisadi Devlet Teşekküllerine bu üç grup içinde yer verilmiştir.

Yeri gelmişken belirtilmelidir ki; davacı Türkiye Elektrik İletim A.Ş, 8.6.1984 tarih ve 233 sayılı Kamu İktisadi Teşebbüsleri Hakkında Kanun Hükmünde Kararname ve değişiklikleri ile 22.1.1990 tarih ve 399 sayılı Kanun Hükmünde Kararnameye dayanılarak çıkarılan, 2001/2026 sayılı Kararname'nin eki Bakanlar Kurulu kararı ve 4628 sayılı Elektrik Piyasası Kanunu çerçevesinde faaliyette bulunmak üzere kurulan, yüksek gerilim seviyesindeki iletim sisteminin işletmenliğini yapan iktisadi devlet teşekkülüdür.

Davacı Türkiye Elektrik İletim A.Ş, 233 sayılı KHK sistemi içinde, iktisadi devlet teşekkülü olarak ve mevcut mevzuat ve ana statüsü hükümleri çerçevesinde, Enerji Piyasası Düzenleme Kurumundan 13.03.2003 tarihinde aldığı iletim lisansı çerçevesinde, yeni piyasa yapısına uygun olarak faaliyetlerini yürütmektedir.

Diğer taraftan; 2942 sayılı Kamulaştırma Kanununun 1. maddesinin son fıkrasında, "Özel kanunlarına dayanılarak gerçek ve özel hukuk tüzelkişileri adına yapılacak kamulaştırmalarda da, bu Kanun hükümlerinin uygulanacağı" belirtilmiştir.

 Bu açık hüküm karşısında, kamu yararının bulunması halinde özel hukuk tüzel kişileri adına gerekli prosedür dahilinde kamulaştırma yapılması mümkün olup; bunun için özel kanunun varlığı zorunludur.

Somut olay bakımından, iktisadi devlet teşekkülü olan davacı Türkiye Elektrik İletim A.Ş Genel Müdürlüğü lehine kamulaştırma yapılması ile ilgili esasları düzenleyen ve 03.03.2001 tarihinde yürürlüğe giren, 20.02.2001 tarih ve 4628 sayılı Elektrik Piyasası Kanununun 15. maddesinin (c) bendinde, "Elektrik piyasasında üretim, dağıtım ve iletim faaliyetlerinde bulunan veya bulunacak tüzel kişilerin Kurumdan kamulaştırma talep etmeleri halinde, Kurulca kamulaştırmaya karar verildiği takdirde kamulaştırma işi Kurumca yapılır. Bu durumda kamulaştırma bedeli ile söz konusu kamulaştırmadan doğabilecek tezyid-i bedeller ilgili tüzel kişi tarafından ödenir. Kamulaştırılan taşınmazın mülkiyeti Hazineye, kullanım hakkı kamulaştırma bedelini ödeyen tüzel kişiye ait olur…" hükmü öngörülmüş iken; anılan 15. maddenin (c) bendi, 10.05.2006 tarih ve 5496 sayılı Kanunla değiştirilmiş ve "Kamu tüzel kişiliğini haiz lisans sahibi tüzel kişilerce yürütülen üretim, dağıtım veya iletim faaliyetleri için gerekli olan taşınmazlarla ilgili kamulaştırma işlemleri, bu tüzel kişiler tarafından yapılır ve kamulaştırılan taşınmazlar bu tüzel kişiler adına tescil edilir." Hükmü getirilmiş; daha sonra 09.07.2008 tarih ve 5784 sayılı Kanunla bu cümle, "Kamu tüzel kişiliğini haiz lisans sahibi tüzel kişilerce yürütülen üretim, iletim veya dağıtım faaliyetleri için gerekli olan taşınmazlarla ilgili kamulaştırma işlemleri, bu tüzel kişiler tarafından yapılır ve kamulaştırılan taşınmazlar üretim, iletim veya dağıtım tesislerinin mülkiyetine sahip olan ilgili kamu tüzel kişileri adına tescil edilir." Şeklinde değiştirilmiştir.

Görüldüğü üzere; 4628 sayılı Elektrik Piyasası Kanununun 15. maddesinin (c) bendinin 5496 ve 5784 sayılı Kanunlarla yapılan değişik hükümleri uyarınca, sözü edilen maddeye göre yapılan kamulaştırmalarda, kamulaştırılan taşınmazlarda Hazinenin hak sahibi olduğundan ve taşınmazın Hazine adına tescilinden söz edilmesi olanaklı değildir. Buna göre; kamulaştırılan taşınmazda, üretim, iletim veya dağıtım tesislerinin mülkiyetine sahip olan ilgili kamu tüzel kişisinin hak sahibi olduğu gözetilerek, taşınmazın bizatihi bu kamu tüzel kişisi adına tescil edilmesi gerektiği her türlü duraksamadan uzaktır.

Somut olayda; Enerji Piyasası Düzenleme Kurumundan aldığı iletim lisansı çerçevesinde iletim faaliyetinde bulunan ve tesislerin maliki olan davacı Türkiye Elektrik İletim A.Ş Genel Müdürlüğü'nün, kamulaştırılan 224 m2 pilon yerinde hak sahibi bulunduğu ve bu kısmın davacı Türkiye Elektrik İletim A.Ş Genel Müdürlüğü  adına tescili gerektiği kuşkusuzdur

Hal böyle olunca; Yerel Mahkemece 224 m2 pilon yerinin tapusunun iptali ile davacı Türkiye Elektrik İletim A.Ş. Genel Müdürlüğü adına tesciline karar verilmiş olması, sonucu itibariyle doğrudur. Direnme kararı, açıklanan bu değişik gerekçeyle onanmalıdır.

1) Özel Daire bozma ilamının 1 ve 2 numaralı bozma gerekçeleri yönünden;

Yerel Mahkemece, bozma ilamının 1. bendinde yer alan ve "Bilirkişi kurulu raporlarında münavebeye alınan ürünlerin dekara ortalama verim miktarları ile satış fiyatlarının, Tarım İl Müdürlüğü verilerinden farklı ve yüksek uygulanmış olmasının doğru olmadığına" işaret eden bozma nedeni ile, bozma ilamının 2. bendinde yer alan ve "Bilirkişi kurulu raporlarında taşınmazın değerinin belirlenmesinde kapitalizasyon faiz oranının %6 yerine %4 olarak kabulünün doğru olmadığına" işaret eden ikinci bozma nedenine uyularak, bozma gerekçeleri yönünde bilirkişi kurullarından ek rapor alınmış ve bu raporlara dayanılarak bedel konusunda hüküm oluşturulmuştur.

O halde, uyulan bozma çerçevesinde yapılan araştırma sonucu oluşturulan yeni bir hükmün varlığı söz konusu olup; dosya, yeni hükme yönelik temyiz itirazlarının incelenmesi için Özel Dairesine gönderilmelidir.

S O N U Ç: 1) Yukarıda (1) numaralı bentte yazılı nedenlerle, Yerel Mahkemenin sonucu itibariyle doğru olan, dava konusu 224 m2 pilon yerinin tapusunun iptali ile davacı Türkiye Elektrik İletim A.Ş. Genel Müdürlüğü adına tesciline dair verdiği direnme kararının, değişik gerekçeyle ONANMASINA,

2) Yukarıda (2) numaralı bentte yazılı nedenlerle, Yerel Mahkemece uyulan 1 ve 2 numaralı bozma nedenleri yönünden bilirkişi kurullarından ek rapor alınarak oluşturulan yeni hükme yönelik temyiz itirazlarının incelenmesi için dosyanın 18. HUKUK DAİRESİ'NE GÖNDERİLMESİNE, 25.02.2009 gününde oybirliği ile karar verildi.

11
YARGITAY
Hukuk Genel Kurulu 2009/18-1 E.N , 2009/62 K.N.

İlgili Kavramlar

EĞİTİM GİDERİ ALACAĞININ TAHSİLİ

İçtihat Metni

Taraflar arasındaki "Eğitim Gideri Alacağının Tahsili" davasından dolayı yapılan yargılama sonunda; Ankara 11. Asliye Hukuk Mahkemesince davanın kısmen kabulüne dair verilen 14/12/2006 gün ve 171-685 sayılı kararın incelenmesi taraf vekilleri tarafından istenilmesi üzerine, Yargıtay 18.Hukuk Dairesinin 18/06/2007 gün ve 5748-5740 sayılı ilamı ile;

(…Dosyadaki yazılara, kararın dayandığı kanıtlarla yasal gerektirici nedenlere ve özellikle kanıtların takdirinde bir isabetsizlik görülmemesine göre sair temyiz itirazları yerinde değildir.

Ancak;

Mahkemece taahhütname hükümleri de dikkate alınarak sarf tarihinden itibaren yasal faize hükmedilmesi gerekirken yükümlüye yapılan masrafların sarf tarihinden itibaren temerrüt faizi oranlarına göre hesaplama yapılarak düzenlenen bilirkişi raporuna itibar edilerek fazla faize hükmedilmesi doğru görülmemiştir.

Mahkemece, davalının ödemesi gereken masrafın sarf tarihinden itibaren hesaplanacak yasal faizi esas alınarak düzenlettirilecek ek bilirkişi raporuna göre hüküm kurulmalıdır.

Bu itibarla yukarıda açıklanan esaslar gözönünde tutulmaksızın yazılı şekilde hüküm tesisi isabetsizdir...) gerekçesiyle bozularak dosya yerine geri çevrilmekle, yeniden yapılan yargılama sonunda, mahkemece önceki kararda direnilmiştir.

TEMYİZ  EDEN:Taraf vekilleri

HUKUK GENEL KURULU KARARI

Hukuk Genel Kurulunca incelenerek direnme kararının süresinde temyiz edildiği anlaşıldıktan ve dosyadaki kağıtlar okunduktan sonra gereği görüşüldü:

Dava; Eğitim gideri alacağının tahsili istemine ilişkindir.

Davacı Milli Savunma Bakanlığı vekili 28.4.2005 tarihli dava dilekçesinde; Davalı M..... U... G....'in, Kara Harp Okulundaki öğreniminden kendi isteğiyle ayrıldığından hakkında tazminat takibine geçildiğini, tahsili gereken öğrenim giderinin (eski para birimine göre) 21.257.700.000 TL olarak belirlendiğini, kefil Y.... G....'in üstlendiği 8.314.829.000 TL.sını 2.1.2004 tarihinde ödediğini, kalan miktarın ve faizlerin ise ödenmediğini belirterek; 12.942.900.000 TL.sının sarf tarihinden, tahsil tarihine kadar yasal faizi ile ayrıca ödenmiş olan 8.314.829.000 TL.sının da 2.1.2004 tarihine kadar olan işlemiş yasal faizinin tahsiline karar verilmesini talep ve dava etmiştir.

Davalı vekili cevap dilekçesinde; Öncelikle davanın zamanaşımına uğradığını, müvekkilinin Kara Harp Okuluna kaydolmadan önce Maltepe Askeri Lisesinden başarı ile mezun olduğunu, Orta Doğu Teknik Üniversitesine yazıldığını ve halen burada öğrenci olduğunu, müvekkilinin Maltepe Askeri Lisesinde öğrenim gördüğü döneme ilişkin 8.314.829.000 TL.sının ödendiğini, yüklenilen miktarın yüklenme senedinde yazılı miktarla sınırlı olduğunu, bunun da ödendiğini müvekkilinin başkaca bir borcunun bulunmadığını belirterek davanın reddine karar verilmesini cevaben bildirmiştir.

Mahkemece davanın kısmen kabulüne 10.379,99 YTL asıl alacak ve 7.520,34 YTL işlemiş faiz olmak üzere toplam 17.900.331.904 TL'nin davalıdan tahsiline, asıl alacak üzerinden dava tarihinden itibaren 3095 s.K. m.1 gereğince %38 ve değişen oranlarda yasal faiz uygulanmasına karar verilmiştir.

Özel Dairece; sarf tarihinden yasal faize hükmedilmesi gerekirken, temerrüt faizine hükmedilmesi doğru bulunmayarak karar bozulmuş, mahkemece kanundan bahsedilip, yüzde oran yazılmadan önceki hükümde direnmiştir. Mahkeme ayrıca temyiz edilmeyen bir konuda (kamu düzenine ilişkin değilse) resen bozma yapılamayacağını açıklamıştır.

Uyuşmazlık; 3095 sayılı Kanun hükümlerine göre değişen oranlar gözetilerek kurulan faiz hükmünün yerinde olup olmadığı, bundan ayrı olarak, açıkça bir temyiz olmadığı halde Özel Dairece faiz oranı ve cinsi yönünden bozma yapılıp yapılamayacağı noktasında toplanmaktadır.

1-Davalı temyiz talebinde alacağın miktarına yönelik olarak itirazda bulunmuştur. Buradaki faiz anaparaya dönüşmüştür. Faiz ile alacak miktarı artacağından dolayısı ile davacı vekili faize de itiraz etmiş bulunmaktadır. Bu nedenle Özel Dairece faiz miktarına yönelik olarak yapılan denetimde usule ve yasaya aykırı bir yön bulunmamaktadır.

2-Kanuni faiz 3095 sayılı Kanunun 1.maddesinde düzenlenmiştir. 04/12/1984 tarihli ve 19/12/1984 de yayınlanarak yürürlüğe giren 3095 sayılı Kanuna göre, 818 sayılı Borçlar Kanunu  ve 6762 sayılı Türk Ticaret Kanununa göre faiz ödenmesi gereken hallerde miktarı sözleşme ile tespit edilmemiş ise faiz oranı %30 dur.

Bakanlar Kurulu 01/01/1998 tarihinden itibaren bu oranı %50 ye çıkarmıştır.

Daha sonra 18/12/1999 tarih 23.910 sayılı Resmi Gazetede yayınlanan 4489 sayılı Kanunun 1.maddesi;  Borçlar Kanunu  ve Türk Ticaret Kanununa göre faiz ödenmesi gereken hallerde bu miktarı sözleşme ile tespit edilmemiş ise bu ödeme yıllık TC Merkez Bankasının önceki yılın 31 Aralık günü kısa vade işlemlerine uyguladığı reeskont oranı üzerinden yapılacağı hükmünü getirmiştir. Bu Kanun 1 Ocak 2000 tarihinde yürürlüğe girmiştir.

Söz konusu reeskont oranı 30 Haziran günü önceki yılın 31 Aralık günü uygulanan reeskont oranından 5 puan veya daha çok farklı ise yılın ikinci yarısında bu oran geçerli olur demektedir.

Temerrüt faizi ise 2. maddede düzenlenmiştir ve bu kez de aynı esaslarla birlikte avans faiz oranı benimsenmiştir.

Mahkeme bilirkişi tarafından tanzim olunan raporda uygulanan faiz oranları dönemleri itibari ile 01/01/2000-30/0612002 dönemi için %60, 01/07/2002-31/12/2003 arası için %55, 01/01/2004 - 02/01/2004 arası için %43 dür.   

Burada ayrıca, Bütçe Kanunundaki değişikliklere ve bunların sonuçlarına bakmak gerekir.

4833 sayılı 2003 mali yılı Bütçe Kanunu 51/t maddesinde; "ilgili kanununda değişiklik yapılıncaya kadar, 4.12.1984 tarih 3095 sayılı Kanunun 1.maddesindeki kanuni faiz oranı 1.4.2003 tarihinden itibaren aylık % 2.5 olarak uygulanır, ayın kesirleri tama ıslah edilir. Taksitlendirilen veya herhangi bir sebeple ödenmemiş kamulaştırma bedellerinde kamu alacakları için öngörülen en yüksek faiz uygulanır" denmektedir.

Bu hüküm tekrar edilerek, 5027 sayılı 2004 yılı Bütçe Kanununun 49/o maddesi ile; 1.1.2004 tarihinden itibaren aylık faiz oranı % 1.25 olarak belirlenmiştir.

5277 sayılı 2005 yılı Bütçe Kanununun 37. maddesinde ise;"…e) İlgili kanununda düzenleme yapılıncaya kadar, 4.12.1984 tarihli ve 3095 sayılı Kanunun 1 inci maddesindeki kanuni faiz oranı, aylık %1 olarak uygulanır. Ay kesirleri tama ıslah edilir. Taksitlendirilen veya herhangi bir sebeple ödenmemiş kamulaştırma bedellerinde kamu alacakları için öngörülen en yüksek faiz oranı uygulanır" denmek suretiyle aynı uygulamaya devam edilmiştir.

Bütçe kanunundaki bu hükümlerin mahkemelerce uygulanıp uygulanamayacağı sorunu;

4833 sayılı Yasanın gerekçesinde bu faiz oranının genel bütçeye dahil dairelerle katma bütçeye dahil idarelerin ilama bağlı borçları için öngörüldüğünü ancak, plan ve bütçe komisyonunda yapılan değişiklikle sadece genel bütçeye dahil idareler ve katma bütçeli idarelerin ilama bağlı borçlar için değil anılan Kanun kapsamına giren tüm borçlar için uygun görülmüş ve (t) bendi ile ilgili kanunda düzenleme yapılıncaya kadar 4.12.1984 tarih 3095 sayılı Kanunun 1.maddesindeki faiz oranının 1.4.2003 tarihinden itibaren aylık % 2.5 olarak uygulamayı kararlaştırmıştır.

Bu hükümler 3095 sayılı Yasanın 1. maddesi ile ilgili olup 2. maddede düzenlenen temerrüt faizi ile ilgili değildir. 3095 sayılı Yasanın 2. maddesinin 1. maddesine yollama yapması sonuca etkili değildir. Zira düzenleme yasal faiz ile ilgilidir. Bütçe Kanunu 3095 sayılı Yasanın 1. maddesindeki değişiklikler bütçede yer alan gelir ve giderlerle ilgilidir. Bu sebeple kanuni temerrüt faizi uygulanmasında nazara alınması gereken ve 3095 sayılı Yasanın 2. maddesinde değişiklik yapan bir hüküm değildir.

Konu ile ilgili Yargıtay Dairelerinin genel kabulü; bütçe kanunlarındaki bu faiz oranlarının genel bütçeye dahil dairelerle katma bütçeli dairelerin ilama bağlı alacaklarına uygulanacağı, Bütçe Kanunu ile saptanan faiz oranlarının bütçe uygulamaları ile ilgili olan kamu alacakları ile ilgili olduğunu özel  nitelikteki alacaklarla ilgisi olmadığı yönündedir.

Yargıtay Hukuk Genel Kurulu 01.12.2004 tarih ve 2004/12-667 Esas, 2004/628 sayılı kararı ile; yerel mahkemece bütçe kanunundaki oranları gözetmeden verdiği bir kararın, Yargıtay 12. Hukuk Dairesince; "Bütçe Kanunu 51/t maddesi uyarınca 3095 sayılı Yasanın 1.maddesindeki faiz oranının 1.4.2003 tarihinden itibaren aylık %2,5 olarak belirlendiğini bu orana aykırı karar verilmesini yasaya aykırı bularak" bozulması ve mahkemenin kararında direnmesi üzerine,  "…Bütçe Kanunundaki hükmün gerekçesinde belirtildiği üzere sadece genel bütçeye dahil dairelerle katma bütçeli idarelerin ilama bağlanmış borçlarıyla sınırlı bir düzenleme getirdiği, bu nitelikte olmayan borçları kapsam dışında tuttuğu belirtilerek; boşanma davasında hükmedilen tazminat borcunun anılan yasa kapsamı dışında kaldığı açıklanarak" direnme kararı onanmıştır.

Sorunun Anayasa açısından incelenmesi;

4833 sayılı 2003 mali yılı Bütçe Kanunu 51/t maddesinde yer alan faiz düzenlemesinin iptali istemi ile Anayasa Mahkemesine dava açılmıştır.

Anayasa Mahkemesince konu ile ilgili olarak verilen ve 8 Aralık 2004 günlü Resmi Gazetede yayımlanan 22/01/2004 gün ve 2003/41 Esas ve 2004/4 Karar sayılı kararda;

"…3095 sayılı Kanundaki faiz oranı bütçe kanunu ile değiştirilmiştir. Herhangi bir kanun ile düzenlenmesi gereken bir konunun bütçe kanunu ile düzenlenmesinin veya herhangi bir kanunda yer alan hükmün bütçe kanunları ile değiştirilmesinin ve kaldırılmasının olanaksız olduğu daha önceki Anayasa Mahkemesi kararlarında yer almıştır.

2003 Mali Yılı Bütçe Kanununun 51. maddesinin (t) fıkrası, 3095 sayılı Kanunu Bütçe Kanunu ile değiştirmiştir. Bütçe Kanununun bu tür düzenlemelerin yapılabileceği nitelikte bir kanun olmadığı ve maddede yer alan bu düzenlemeler bütçeyle ilgili olmaması nedeniyle olağan yasa konusu olup, bunlara bütçe yasasında yer verilmesi, Anayasa'nın 87., 88. ve 161.maddelerine aykırıdır. Anayasa'nın 161.maddesine; yasama erki Anayasaya aykırı biçimde kullanıldığı için Anayasa'nın 11.maddesindeki Anayasanın üstünlüğü ve bağlayıcılığı ilkesi ile 2.maddesindeki hukuk devleti ilkesine aykırıdır." gerekçesi ile;

"29.3.2003 günlü, 4833 sayılı 2003 Mali Yılı Bütçe Kanunu'nun 51.maddesinin… (t)… fıkrasının Anayasa'ya aykırı olduğuna ve iptaline, oybirliğiyle, 22.1.2004 gününde karar verildi." denilmiştir.

5227 sayılı 2005 yılı Bütçe Kanununun 37/e maddesinin iptali konusunda da Anayasa Mahkemesine dava açılmıştır. Anayasa Mahkemesince verilen ve 28 Ekim 2006 tarihinde Resmi Gazetede yayımlanan 29/11/2005 gün ve 2005/6 Esas ve 2005/93 Karar sayılı kararda ise; "5227 sayılı 2005 yılı Bütçe Kanununun 37.maddenin (e) fıkrasının 5335 sayılı Yasa'nın 14. maddesi ile, değiştirildiğinden, bu fıkraya ilişkin konusu kalmayan istem hakkında karar verilmesine yer olmadığına" karar verilmiştir.

21.04.2005 tarihinde yayınlanan 5335 sayılı Yasanın 14. maddesi ile, 3095 sayılı Kanunun 1. maddesi aşağıdaki gibi değiştirilmiştir.

"Madde 1- Borçlar Kanunu ve Türk Ticaret Kanununa göre faiz ödenmesi gereken hallerde, miktarı sözleşme ile tespit edilmemiş ise bu ödeme yıllık yüzde oniki (12) oranı üzerinden yapılır.

Bakanlar Kurulu bu oranı aylık olarak belirlemeye, yüzde onuna kadar indirmeye veya bir katına kadar artırmaya yetkilidir.

Madde 35:

c) 14 Maddesi ilişkin hükmü yayımını izleyen ayın başında  yürürlüğe girer."

30.12.2005 tarih ve 26039 sayılı Resmi gazetede yayımlanan 2005/9831 sayılı Bakanlar Kurulu Kararı ile de 01/01/2006 tarihinden geçerli olmak üzere yıllık % 12 oranı % 9'a düşürülmüştür.

Böylece yasa koyucu Anayasa Mahkemesinin iptal kararının gerekçesine uygun hareket ederek konu hakkında özel bir düzenleme yapmıştır.

Mahkemeler ve uygulayıcılar 3095 sayılı Yasanın öngördüğü şekilde Merkez Bankasınca ve 5335 sayılı Yasa ve bu Yasa uyarınca Bakanlar Kurulunca belirlenen faiz oranlarını uygulayacaktır.

Bu gelişme göz önüne alındığında Bütçe Kanunundaki oranların davaya konu olayda uygulanabilmesinin mümkün olmadığına ilişkin mahkemece yapılan tespit doğru bir tespittir.

Ne var ki; T.C. Merkez Bankası Başkanlığınca ıskonto oranı 17.05.2002 tarihinde % 55, 14.6.2003 tarihinde % 50, 08.10.2003 tarihinde % 43, 15.06.2004 tarihinde % 38, 13.01.2005 tarihinde % 32 olarak tespit edilmiştir. Bu oranlar esas alınarak yasal faiz oranlarının hesaplanması gerekir.

Mahkemece hükme esas alınan bilirkişi raporunda 2005 yılı için esas alınan faiz oranı yukarıda açıklanan ilkelere uygun olmadığı anlaşıldığından hatalı bulunmuştur.

3-Mahkemece verilen ilk kararda 979,82 YTL harcın davalıdan alınarak Hazineye gelir kaydına" karar verilmiştir. Direnme kararda ise; "harç tamamlandığından yeniden karar verilmesine yer olmadığına" karar verilmiştir.

Ne var ki; dosyaya sunulan sayman mutemedi alındı makbuzuna göre, davalı tarafından yatırılması gerekli harç, kararın tebliğinin sağlanması için davacı Milli Savunma Bakanlığı tarafından yatırılmıştır. Bu nedenle Milli Savunma Bakanlığınca yatırılan söz konusu harcın davalıdan tahsil edilerek davacıya ödenmesine karar verilmesi gerekirken bundan zühul edilmesi de doğru görülmemiştir.

Bu itibarla yukarıda açıklanan esaslar göz önünde tutulmaksızın önceki kararda direnilmesi usul ve yasaya aykırı olup,  bu nedenle direnme kararı bozulmalıdır.

SONUÇ: Taraf vekillerinin temyiz itirazlarının kabulü ile  direnme kararının yukarıda açıklanan  nedenlerden dolayı HUMK.nun 429.maddesi gereğince BOZULMASINA, istek halinde temyiz peşin harcının davacıya geri verilmesine, 11.02.2009 gününde oyçokluğu ile  karar verildi.

12
Yargıtay Hukuk Genel Kurulu Kararları / İŞÇİLİK ALACAĞI
« : 11 Haziran 2012, 00:15:16 Pzt  »
YARGITAY
Hukuk Genel Kurulu 2009/9-2 E.N , 2009/48 K.N.

İlgili Kavramlar

İŞVERENİN HAKLI NEDENLE DERHAL FESİH HAKKI
İŞÇİLİK ALACAĞI
ÇALIŞMA SÜRESİ
ÇALIŞMA HAYATININ DENETİMİNDE YETKİLİ MAKAMLAR

İçtihat Metni

Taraflar arasındaki "işçilik alacağı" davasından dolayı yapılan yargılama sonunda; Bursa 3. İş Mahkemesince davanın kısmen kabulüne dair verilen 27.02.2007 gün ve 2005/1045-2007/97 sayılı kararın incelenmesinin davalı şirket vekili tarafından istenilmesi üzerine, Yargıtay 9. Hukuk Dairesinin 09.05.2008 gün ve 2007/19061-2008/11958 sayılı ilamı ile;

(...1-Dosyadaki yazılara toplanan delillerle kararın dayandığı kanuni gerektirici sebeplere göre, davalının aşağıdaki bendin kapsamı dışında kalan temyiz itirazları yerinde değildir.

Davacının 08-21.00 saatleri arasında çalıştığı kabul edilerek fazla mesai alacağı hesaplanmıştır. Davacının yaptığı görevin niteliğine göre ara dinlenme indirilip indirilmediği anlaşılamamaktadır. Davacının günlük çalışma süresi tespit edilmeli, ara dinlenme düşüldükten sonra haftalık çalışma süresi belirlenmeli, 45 saati aşan çalışmaların fazla mesai olarak kabulüne karar verilmelidir. Bilirkişinin haftalık 21 ve 27 saat çalışmalarının tespiti yukarıda yazılı şekilde ve denetlemeye elverişli değildir.

Davacı işçinin istek konusu süre içinde fazla çalışma ücreti isteklerinin kabulüne karar verilmiştir.

Fazla çalışmaların uzun bir süre için hesaplanması ve miktarın yüksek çıkması halinde Yargıtay'ca son yıllarda hakkaniyet indirimi yapılması gerektiği istikrarlı uygulama halini almıştır (Yargıtay 9.HD. 28.4.2005 gün 2004/ 24398 E, 2005/ 14779 K. ve Yargıtay 9.HD. 9.12.2004 gün 2004/ 11620 E, 2004/ 27020 K.). Gerçekten bir işçinin uzun süre ve her gün aynı şekilde günlük çalışma süresinin üzerinde fazla çalışma yapması hayatın olağan akışına uygun düşmez. Fazla çalışma ücretinden indirimi öngören bir yasal düzenleme olmasa da, Yargıtay'ın yapılmasını öngördüğü indirimi çalışma süresinden indirim olarak algılamak gerekir. Fazla çalışma ücretinden indirim taktiri indirim yerine, kabul edilen fazla çalışma süresinden indirim olmakla, davacı tarafın kendisini avukat ile temsil ettirmesi durumunda reddedilen kısım için davalı yararına avukatlık ücretine hükmedilmesi gerekir. 

Ancak, fazla çalışmanın taktiri delil niteliğindeki tanık anlatımları yerine, yazılı belgelere ve işveren kayıtlarına dayanması durumunda böyle bir indirime gidilmemektedir.

Somut  olayda davacının tüm çalışma süresinde fazla çalıştığı kabul edilmiştir.

Hesaplama tanık beyanlarına dayanmış olmakla hesaplanan fazla çalışma ücretinden indirime gidilmesi gerekirken tamamının hüküm altına alınması hatalı olup, kararın bu yönden bozulması gerekmiştir...) gerekçesiyle bozularak dosya yerine geri çevrilmekle, yeniden yapılan yargılama sonunda, mahkemece önceki kararda direnilmiştir.

TEMYİZ  EDEN : Davalı şirket vekili

HUKUK GENEL KURULU KARARI

Hukuk Genel Kurulunca incelenerek direnme kararının süresinde temyiz edildiği anlaşıldıktan ve dosyadaki kağıtlar okunduktan sonra gereği görüşüldü.

Dava, işçilik alacaklarının tahsili isteğine ilişkindir.

Davacı, 22.04.2003-04.06.2005 tarihleri arasında davalıya ait işyerinde çalıştığını, iş akdinin işverence ve gerekçe gösterilmeksizin feshedildiğini ileri sürerek kıdem ve ihbar tazminatları ile yıllık ücretli izin, fazla mesai ve ödenmeyen ücret alacağının davalıdan tahsilini talep ve dava etmiştir.

Davalı şirket vekili, davacının iş akdinin 4857 sayılı İş Kanununun 25. maddesi uyarınca feshedildiğini, ihbar ve kıdem tazminatına hak kazanamayacağını, işyerinde çift vardiya çalışıldığından fazla çalışmanın mümkün olmadığını ileri sürerek davanın reddine karar verilmesini cevaben bildirmiştir.

Mahkemenin, iş akdinin işverence feshedildiğinin ve işyerinde yapılan fazla çalışma ücretlerinin ödenmediğinin kabulü ile bilirkişi raporunda belirlenen miktarlar üzerinden, ihbar ve kıdem tazminatları ile fazla çalışma ücreti, yıllık ücretli izin alacakları talebinin kabulüne, ücret alacağı talebinin kısmen reddine dair verdiği karar yukarıda belirtilen nedenle Özel Dairece bozulmuş, Mahkemece "fazla çalışma yapıldığının kabulünün tanık beyanlarına değil, iş müfettişi raporuna dayalı olduğu" gerekçesiyle önceki kararda direnilmiştir.

Uyuşmazlık; davacının fazla çalışma süresinden doğan alacaklarında takdiri indirim yapılması gerekip gerekmediği noktasındadır.

Hukukumuzda normal çalışma süresi 4857 sayılı İş Kanununun 63. maddesinde düzenlenmiştir. Anılan hükme göre; genel bakımdan çalışma süresi haftada en çok kırkbeş saattir. Fazla çalışmalar ve fazla sürelerle çalışmalar İş Kanununun 41-43. maddeleri ile İş Kanununa İlişkin Fazla Çalışma Ve Fazla Sürelerle Çalışma Yönetmeliğinde düzenlenmiş olup, fazla çalışma; Kanunda yazılı koşullar çerçevesinde, haftalık kırkbeş saati aşan çalışmalardır.

İş Kanununda fazla çalışmanın ispatı ile ilgili olarak özel bir hüküm bulunmamaktadır. Bu nedenle fazla çalışmanın ispatında ispat yükü genel hükümlere tabidir. Dolayısıyla fazla çalışma yaptığını iddia eden işçi kural olarak bu iddiasını; fazla çalışma yaptığı gün ve saatleri ispat etmek zorundadır. Fiili bir olgu sözkonusu olduğundan, kural olarak işçi, fazla çalışma yaptığını her türlü delille ispat edebilir, tanık da dinletebilir.

Fazla çalışmanın yazılı belgelere, işveren kayıtlarına veya kesin delile değil, tanık anlatımına dayalı olması durumunda, mahkemece; fazla çalışma yapılan süreler tespit edilirken; işçinin uzun süre her gün fazla çalıştırılmasının hayatın olağan akışına ve insan doğasına uygun düşmeyeceği, yaşam tecrübelerine göre hiç hastalanmadan veya evlenme, ölüm, doğum, özel işleri gibi mazereti çıkmadan yıllarca sürekli çalıştığının kabul edilemeyeceği, işyerindeki üretim faaliyeti ve işçinin üstlendiği işin niteliği dikkate alınmadan sürekli iş gördürüldüğünün varsayılamayacağı, işçinin ara dinlenmesi, hafta tatili, yıllık izin, ulusal bayram ve genel tatil günlerinde hiç dinlenme hakkını kullanmadan çalıştığının düşünülemeyeceği gözönünde tutularak, belirlenen fazla çalışma süresinden hakkaniyet indirimi yapılması gerekip gerekmediği değerlendirilmelidir.

Hukuk Genel Kurulu önüne gelen uyuşmazlık nedeniyle, yerel mahkemece direnme kararına gerekçe yapılan 4857 sayılı İş Kanununun 92/son maddesinin de irdelenmesi gerekmektedir. Anılan hüküm uyarınca iş müfettişleri tarafından tutulan tutanaklar aksi kanıtlanıncaya kadar geçerlidir, diğer bir anlatımla; yetkili kişilerce düzenlenen ve tarafların ihtirazi kayıt koymaksızın imzaladığı tutanaklar aksi kanıtlanıncaya kadar geçerli olup, aksi ancak yazılı delille kanıtlanabilir içtihadında bulunmuştur.  (Hukuk Genel Kurulu 14.11.1979 gün ve 1014 E., 1364 K.). Maddede ifade edilen tutanaklar; müfettiş tarafından belgelere dayalı olarak düzenlenmiş olanlar ile belgeye dayalı olmamakla birlikte düzenlenmesinde hazır bulunan işveren, işçi veya üçüncü kişi beyanları uyarınca düzenlenerek doğruluğu ilgili kişilerin imzaları ile tasdik edilen ve imza inkarına konu olmayan tutanaklardır. İş müfettişi tarafından yapılan incelemelere dayalı tutanakların değerlendirildiği ve varılan sonucun yazıya geçirildiği müfettiş raporlarının sadece müfettiş tarafından düzenlenmiş olmaları 4857 sayılı İş Kanununun 92/son maddesi kapsamında kabulleri için yeterli değildir. İş müfettişi raporlarının, rapora dayanak alınan tutanaklar ile birlikte değerlendirilmesi ve ekli tutanakların anılan Kanun kapsamında aksi sabit oluncaya kadar geçerli belge olduğunun kabulü, 4857 sayılı İş Kanununun 92/son maddesinin açık hükmü karşısında zorunludur.

Somut olayda; 28.07.2005 tarihli iş müfettişi raporunun sadece değerlendirme bölümü dosya içinde bulunmaktadır. Mahkemece, hükme dayanak kılınan müfettiş raporunun tamamı ile eklerinin Kurumdan celbi ile değerlendirilmesi ve sonucuna göre davacının fazla çalışma süresinin ve bu süreden indirim yapılması gerekip gerekmediği hususunun açıklığa kavuşturulması gerekmektedir.

Yerel mahkemece bu gerekçeye dayalı bozma kararına uyulması gerekirken, önceki kararda direnilmesi usul ve yasaya aykırıdır. Direnme kararı bu nedenle bozulmalıdır.

S O N U Ç : Davalı şirket vekilinin temyiz itirazlarının kabulü ile direnme kararının yukarıda ve Özel Daire bozma kararında gösterilen nedenlerden dolayı HUMK.nun 429. maddesi gereğince BOZULMASINA, istek halinde temyiz peşin harcının geri verilmesine, 04.02.2009 gününde oybirliği ile karar verildi.

13
YARGITAY
Hukuk Genel Kurulu 2009/19-3 E.N , 2009/63 K.N.

İlgili Kavramlar

MENFİ TESPİT DAVASI
ALACAK DAVASI

İçtihat Metni

Taraflar arasındaki "alacak ve menfi tesbit" davasından dolayı yapılan yargılama sonunda; Balıkesir 2.Asliye Hukuk Mahkemesince davanın reddine dair verilen 08.11.2006 gün ve 2005/389 E- 2006/405 K. Sayılı kararın incelenmesi davacı vekili tarafından istenilmesi üzerine, Yargıtay 19.Hukuk Dairesinin 02.10.2007 gün ve 2007/2486-8459 sayılı ilamı ile;

(...Davacı vekili, müvekkili ile davalı şirket arasında bayilik sözleşmesi yapıldığını müvekkilinin bedelini ödediği malların teslim edilmediğini ileri sürerek 57.534.649.388 TL alacağın davalıdan tahsiline karar verilmesini talep ve dava etmiştir.

Davalı vekili davacının malları teslim alıp daha sonra ödeme yapmasının sözleşmede kararlaştırıldığını,  mal almadan peşin olarak ödeme yapıldığı iddiasının doğru olmadığını beyan ederek davanın reddini savunmuştur.

Mahkemece davacının davalıdan 57.534.649.388 TL alacaklı olduğunun tespitini istediği, eda davasının açılmasının mümkün olduğu hallerde tespit istenemeyeceği,davacının hukuki yararı bulunmadığı gerekçesiyle tespit talebinin reddine karar verilmiş, hüküm davacı vekilince temyiz edilmiştir.

Dava dilekçesinin 1.sayfasının davanın konusu bölümünde alacağın tahsili talebinde bulunulmuştur. Bu durumda davanın eda davası olduğu gözetilerek işin esası hakkında bir karar verilmesi gerekirken davanın nitelendirilmesinde  yanılgıya düşülerek yazılı şekilde hüküm kurulması doğru görülmemiştir...) gerekçesiyle bozularak dosya yerine geri çevrilmekle yeniden yapılan yargılama sonunda; mahkemece önceki kararda direnilmiştir.

TEMYİZ EDEN : Davacı vekili

HUKUK GENEL KURULU KARARI

Hukuk Genel Kurulu'nca incelenerek direnme kararının süresinde temyiz edildiği anlaşıldıktan ve dosyadaki kağıtlar okunduktan sonra gereği görüşüldü:

 Tarafların karşılıklı iddia ve savunmalarına, dosyadaki tutanak ve kanıtlara, bozma kararında açıklanan gerektirici nedenlere göre, Hukuk Genel Kurulu'nca da benimsenen Özel Daire bozma kararına uyulmak gerekirken, önceki kararda direnilmesi usul ve yasaya aykırıdır. Bu nedenle direnme kararı bozulmalıdır.
 
S O N U Ç : Davacı vekilinin temyiz itirazlarının kabulü ile, direnme kararının Özel Daire bozma  kararında gösterilen nedenlerden dolayı HUMK.nun 429.maddesi gereğince BOZULMASINA, istek halinde temyiz peşin harcının geri verilmesine, 11.02.2009 gününde, oybirliği ile karar verildi.

14
YARGITAY
Hukuk Genel Kurulu 2009/12-5 E.N , 2009/86 K.N.

İlgili Kavramlar

İHALENİN FESHİ
İCRA EMRİNİN İPTALİ
HACZİN KALDIRILMASI

İçtihat Metni

Taraflar arasındaki "İhalenin Feshi-Haczin Kaldırılması-İcra Emrinin İptali" davasından dolayı yapılan yargılama sonunda; Ankara 6. İcra Mahkemesince davanın kabulüne dair verilen  14.06.2007 gün ve  400-522 sayılı kararın incelenmesi davalılar vekili tarafından istenilmesi üzerine, Yargıtay 12. Hukuk Dairesinin 04.12.2007 gün ve 20254-22733 sayılı ilamı ile,

(...1-Duruşma talebinin reddine,

2-Sair temyiz itirazları yerinde değil ise de;

İİK. nun 134. maddesinde ihalenin feshi nedenleri teker teker belirtilerek gösterilmemiştir. Sadece, (ihalenin Borçlar Kanunu'nun 226. maddesinde yazılı),(satış ilanı tebliğ edilmemiş olması),(satılan malın esaslı niteliklerindeki hata) ve (ihaledeki fesat) nedeniyle ihalenin bozulabileceğine değinilmiştir.

İhalenin bozulma nedenleri gerek doktrinde ve gerekse Yargıtay uygulamasında;

a) İhaleye fesat karıştırılmış olması

b) Artırmaya hazırlık aşamasındaki hatalı işlemler,

c) İhalenin yapılması sırasındaki hatalı işlemler,

d) Alıcının taşınmazın önemli nitelikleri hakkında hataya düşürülmüş olması,

Şeklinde sıralanabilir.

Somut olayda, 21.06.2006 tarihinde yapılan ihalenin feshi istenilmiş, Mahkemece, icra emrinin vekil yerine asile tebliğinin  yasaya aykırı olduğundan iptaline karar verilip takip kesinleşmeden konulan haczin kaldırılmasına ve usulsüz hacze dayalı yapıldığından bahisle ihalenin feshine karar verilmiştir. Mahkemenin fesih sebebi olarak kabul ettiği bu olgu yukarıda yazılı fesih nedenleri arasında bulunmamaktadır.

Öte yandan, menkul ihalelerini düzenleyen İİK.nun 112 ve takip eden maddelerinde düzenlenmediğinden borçluya satış ilanının tebliği zorunlu değildir. Satış kararında (gazete ilanının tebliğ edilmeyenlere tebliğ edilmiş sayılmasına) biçiminde ibarelerin yazılı olduğu görülmüştür. Bu nedenle satış ilanının borçlu vekiline tebliğ edilmemiş olması ihalenin feshini gerektirmeyeceğinden ve ihalenin feshini gerektirecek başkacada bir neden bulunmadığından, Mahkemece ihalenin feshi istemin reddi yerine kabulü yönünde hüküm tesisi isabetsizdir.

...) gerekçesiyle bozularak dosya yerine geri çevrilmekle, yeniden yapılan yargılama sonunda, mahkemece önceki kararda direnilmiştir.

TEMYİZ EDEN: Davalılar vekili

HUKUK GENEL KURULU KARARI

Hukuk Genel Kurulunca incelenerek direnme kararının süresinde temyiz edildiği anlaşıldıktan ve dosyadaki kağıtlar okunduktan sonra gereği görüşüldü:

Tarafların karşılıklı iddia ve savunmalarına, dosyadaki tutanak ve kanıtlara, bozma kararında açıklanan gerektirici  nedenlere göre,Hukuk Genel Kurulu'nca da benimsenen Özel Daire bozma kararına uyulmak gerekirken,önceki kararda direnilmesi usul ve yasaya aykırıdır.Bu nedenle direnme kararı bozulmalıdır.

SONUÇ:Davalılar vekilinin temyiz itirazlarının kabulü ile,direnme kararının Özel Daire bozma kararında gösterilen nedenlerden dolayı H.U.M.K.nun 429. maddesi gereğince BOZULMASINA, istek halinde temyiz peşin harcının geri verilmesine,  25.02.2009 gününde oyçokluğu ile karar verildi.

15
YARGITAY
Hukuk Genel Kurulu 2009/13-6 E.N , 2009/78 K.N.

İlgili Kavramlar

KARAR DÜZELTME
İTİRAZIN İPTALİ DAVASI

İçtihat Metni

Taraflar arasındaki itirazın iptali davasından dolayı yapılan yargılama sonunda; Ankara Asliye 7.Hukuk Mahkemesince davanın kısmen kabulüne dair verilen 13.12.2005 gün ve 2005/115-512 sayılı kararın incelenmesi taraflar vekilleri tarafından istenilmesi üzerine, Yargıtay 13. Hukuk Dairesinin 19.02.2007 gün ve 2006/15598-2007/2188 sayılı ilamı ile,

("...Davacı, davalının su abonesi olduğunu ve kaçak su kullandığını, kaçak su bedeli için yapılan icra takibine itiraz ettiğini öne sürerek, itirazın iptaline karar verilmesini istemiştir.

Davalı, davanın reddini savunmuştur.

Mahkemece, davanın kısmen kabulüne karar verilmiş; hüküm her iki tarafça temyiz edilmiştir.

1-Dosyadaki yazılara, kararın dayandığı delillerle yasaya uygun gerektirici nedenlere ve özellikle delillerin takdirinde bir isabetsizlik bulunmamasına göre davacının aşağıdaki bendin kapsamı dışında kalan diğer temyiz itirazlarının reddi gerekir.

2-ASKİ Tarifeler Yönetmeliğinin 63. maddesinde kaçak su kullanılması halinde altı kat cezalı su bedeli ödeneceği belirtilmiştir. Hükme esas alınan bilirkişi raporunda da cezalı su bedelinin kaçak su bedelinin altı katı olacağı belirtildiği halde, hesaplamanın beş kat üzerinden yapıldığı anlaşılmıştır. Bu yanlışlık nedeniyle faiz de eksik hesaplanmıştır. Yanlış hesabın düzeltilmesi için bilirkişiden ek rapor alınarak sonucuna göre karar verilmesi gerekirken, mahkemece yazılı miktara hükmedilmesi, usul ve aykırı olup, bozma nedenidir.

3-Bozma nedenine göre, davalının temyiz itirazlarının incelenmesine gerek görülmemiştir…" gerekçesiyle bozularak ve davalı vekilinin karar düzeltme istemi üzerine "…Davacı, davalının su abonesi olduğunu ve kaçak su kullandığını, kaçak su bedeli için yapılan icra takibine itiraz ettiğini öne sürerek, itirazın iptaline karar verilmesini istemiştir.

Davalı, davanın reddini savunmuştur.

Mahkemece, davanın kısmen kabulüne karar verilmiş; hükmün her iki tarafça temyiz edilmesi üzerine Dairemizin 19.2.2007 tarih ve 2006/15598 esas, 2007/2188 karar sayılı ilamı ile "davacının sair temyiz itirazlarının reddine, kaçak su kullanım bedelinin eksik hesaplandığı gerekçesiyle ek rapor tanzimi gerektiğinden bahisle kararın davacı yararına bozulmasına, bozma nedenine göre davalının temyiz itirazlarının incelenmesine gerek görülmediğine" Denilmek suretiyle bozulmasına karar verilmiş; Bu kez davalı tarafça karar düzeltme talebinde bulunulmuştur.

1-Temyiz ilamında belirtilen gerektirici nedenler karşısında aşağıdaki bendin kapsamı dışında kalan ve HUMK.nun, 440. maddesinde sayılan nedenlerden hiçbirisine uygun olmayan davalının sair karar düzeltme isteğinin reddi gerekir.

2-Davacı, davalı yanca kaçak olarak su kullanıldığı iddiası ile eldeki dava açılmış olup, mahkemece kaçak su kullanıldığı kabul edilmek suretiyle alınan bilirkişi raporu doğrultusunda davanın kısmen kabulüne karar verilmiş, hüküm davacı tarafından kaçak kullanım bedelinin az hesaplandığı yönünden, davalı yan tarafından ise kaçak kullanım bulunmadığı ileri sürülerek temyiz edilmiştir. Dairemiz bozma kararında, davacının temyiz talebi doğrultusunda kaçak su kullanım bedelinin hesaplanmasına ilişkin yanlışlık bozma nedeni yapılmış, davalının temyiz itirazlarının ise incelenmesine gerek görülmediği açıklanmıştır.

Davalı kaçak kullanım bulunmadığı savunmasını temyize getirdiğine göre öncelikle kaçak kullanım bulunup bulunmadığının incelenmesi gerekirken dairemiz bozma kararında zuhulen davalı tarafın temyiz itirazlarının incelenmesine gerek görülmediğine dair ibarelerin yazılmış olduğu bu kez yapılan incelemeden anlaşılmakla davalının bu yöne ilişen karar düzeltme talebinin kabulü gerekir. Davalının temyiz itirazları incelendiğinde;

3-Dosyadaki yazılara, kararın dayandığı delillerle yasaya uygun gerektirici nedenlere ve özellikle delillerin takdirinde bir isabetsizlik bulunmamasına göre davalının yerinde olmayan bütün temyiz itirazlarının reddi gerekir…") gerekçesiyle, 1.bentte açıklanan nedenlerle davalının sair karar düzeltme itirazlarının reddine, 2.bentte açıklanan nedenlerle karar düzeltme talebinin kabulü ile bozma ilamının (3) nolu bendinin kaldırılmasına, 3. bentte açıklanan nedenlerle bozma ilamının 1 nolu bendinin üçüncü satırında yazılı "göre" sözcüğünden sonra gelmek üzere "davalının tüm" sözcüklerinin yazılmasına oybirliğiyle karar verilerek dosya yerine geri çevrilmekle, yeniden yapılan yargılama sonunda, mahkemece önceki kararda direnilmiştir.

TEMYİZ EDEN: Davacı vekili

HUKUK GENEL KURULU KARARI

Hukuk Genel Kurulunca incelenerek direnme kararının süresinde temyiz edildiği anlaşıldıktan ve dosyadaki kağıtlar okunduktan sonra gereği görüşüldü:

Tarafların karşılıklı iddia ve savunmalarına, dosyadaki tutanak ve kanıtlara, bozma kararında açıklanan gerektirici nedenlere göre, Hukuk Genel Kurulu'nca da benimsenen Özel Daire Bozma kararına uyulmak gerekirken, önceki kararda direnilmesi usul ve yasaya aykırıdır. Bu nedenle direnme kararı bozulmalıdır.

SONUÇ: Davacı vekilinin temyiz itirazlarının kabulü ile,direnme kararının Özel Daire bozma kararında gösterilen nedenlerden dolayı H.U.M.K.nun 429. Maddesi gereğince BOZULMASINA,istek halinde temyiz peşin harcının geri verilmesine, 18.02.2009 gününde oybirliği ile karar verildi.

Sayfa: [1] 2 3 ... 13